BEN DELİYİM SEN DELİ BİLE DEĞİLSİN!

Binbir Gecce'nin bitiminin ardından Tardu Flordun ve Canan Ergüder'i yakalamak bir hayli zor oldu. İkilinin birlikte verdiği ilk röportaj olduğu için ayrı bir heyecana kapıldım....

Magazin

BEN DELİYİM SEN DELİ BİLE DEĞİLSİN! Tardu Flordun'un 6 saat boyunca sahnede devleştiği 'Hamlet' ve Mehmet Ali Erbil'in oynadığı 'Küheylan' yaşım ve o dönem yaşadığım şehir gereği izleyemediğim ve en çok merak ettiğim iki oyun. Bu merakı gideremedim ama Tardu Flordun'un oynadığı ve İstanbul Halk Tiyatrosu bünyesinde çıkardıkları 'Sürmanşet' oyununu gelecek sezon izleyerek bunu gidereceğim.

Böylesine disiplinli ve yetenekli bir oyuncu olan Tardu Flordun'un benimle aykırı düşüncelerini içtenlikle paylaştığı röportaj samimi bir sohbete dönüştü. Ayrıca 'Binbir Gecce'nin kötü kadını 'Eda' gerçekte nasıldır acaba?' diye düşüncelerim olsa da karşılaştığım samimi, içten ve candan bir Canan bütün tereddütlerimi geri itti röportajın başında.

Burada fazla detaya inmeden, aşağıdaki detaylara davet ediyorum!

İlk defa mı birlikte röportaj?
Tardu: Evet, ilk defa. Daha önce kimseye ikimiz röportaj vermedik, vallahi bravo.

Dizi bitti, bir boşluk var mı ya da yeni projeler?
Tardu: 3 sene süren bir diziyi bitirdik, iyi de oldu bence. Çünkü bir dizi ne kadar reyting alırsa alsın devam etmesi gereken süre 1 ya da 2 sezon. Ben aslında bir süre dizi yapmayı istemiyorum, onun yerine tiyatro ve sinema filmi yapmak istiyorum ki şimdi zaten bir sinema filmine başlıyorum.

Filmle ilgili ayrıntı verebilir misiniz?
Tardu: Kesinleşen kısmıyla ilgili konuşayım. Türk tiyatrosunun da önemli eserlerinden biri olan ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ün sinema versiyonu ve Ezel Akay yönetecek. Hürmüz’ü Nurgül Yeşilçay oynayacak. Filmde ben varım, benim dışımda Haluk Bilginer, Erkan Can, Gülse Birsel, Sarp Apak, Erol Günaydın, Halit Akçatepe var.

Usta oyuncular!
Tardu: Oyuncular hep dizilerden seçilir hani. “Bu adam çok başarılı komedyendir, bu adam acayip artistik bakar ve ya dramatik bir oyuncudur” gibi klişeler söz konusudur. Tek boyutlu olarak düşünüyorlar insanları. Hâlbuki benim düşünceme göre bir oyuncu eğitimini alır ve komediyi de, dramı da, melodramı da, trajediyi de oynayabilmek, iyi oynayabilmek görevine sahiptir. Bunu yapmak zorundadır zaten. Bu, oyuncu için görünce şaşılacak bir şey değildir. Hele lüks hiç değildir. Ciddi anlamda iyi bir sahne supleksine sahip olmayı gerektirir. Türkiye’de maalesef her rolü oynayabilecek, her kılığa girebilecek diyebileceğimiz oyuncu sayısı çok fazla yok. Bu filmin kadrosu da o amaçla seçildi zannediyorum ve iyi bir iş olacak.

Siz Doktor’u mu oynayacaksınız?
Tardu: Evet Doktor. Doktor Yedi Kocalı Hürmüz’de jöndür ama en renksiz rollerden de biridir. Göçmen vardır, Laz vardır, Kabadayı vardır, bunlar renkli rollerdir
Canan: Bence sen o rolü çok renkli bir karakter haline getireceksin.

Ezel Akay ile nasıl buluştunuz?
Tardu: Ben Ezel Akay ile çalışmayı çok istiyordum. Özellikle böyle bir iş içerisinde. Çünkü o çalışkan bir yönetmen. Bunun yanı sıra Ezel Türk tiyatrosuyla ilgili önemli çalışmalar yapmış ve lakabı da ‘Ezop’. Teatral bir reji ile koyacak anladığım kadarıyla. Bu da bir avantaj. Türk sinemasının, rejiyi de işin içine dahil edersek, eksik kalmış yönlerinden biri tiyatro. Daha önce örnekleri yapılmaya çalışıldı ama başarılamadı. Umarım biz bunu başaracağız. Teatral sinemanın ne olduğu konusunda bir örnek vermiş olacağız. Ezel çok iyi çalışmış. Ben çok ikna oldum, o yüzden kabul ettim.

Çok az yönetmen var galiba oyunları izleyen.
Tardu: Tabi, çok az. Yani birkaç tanesi hariç maalesef oyunlarımızı izleyen yok.
Canan: Bizim Bayrak adlı oyunumuza geldiğini bildiğim yönetmenler Selim Demirdelen, Nuri Bilge Ceylan ve Özgür Yalım. Daha da gelmiş olan varsa benim bir bilgim yok.

Sizde yeni projeler var mı?
Canan: Ben şu an dinleniyorum. Fakat bu sezon da ‘Bayrak’ devam edecek. Geçen sezon oynamıştık. Ayrıca Almanya’da çekilecek olan televizyon filmlerine yabancı roller teklif ediliyor. Ben kabul etmek istemiyorum şu an. Türk’ü oynamak istiyorum.

Afife Jale ödüllerinde ‘En iyi Kadın oyuncu’ ödülünü aldınız.
Canan: Evet. Afife Jale benim için çok güzel bir sürpriz oldu, hiç beklemiyordum. Çünkü biz sadece onbeş-onaltı oyun oynadık, aday gösterilebileceğimizi bile sanmıyordum.

Türkiye’ye dönme sebebiniz Bıçak Sırtı mıydı?
Canan: Evet, Bıçak Sırtı için gelmiştim Türkiye’ye. Bıçak Sırtı dışarıda yaşamış, bu işi yapan bir Türk için Türkiye’ye dönmeye değer en harika, en müthiş, en profesyonel işti. Ve çok şımardım bu yüzden. Çünkü harika bir projeye geldim, nereden bakarsan bak her şey mükemmeldi.

Bıçak Sırtı’nda da aslında kötü kadın izlenimi veren bir roldü Serra karakteri.
Canan: Bıçak Sırtı’nda kötü kadın değildim, asla kabul etmiyorum

Eda ne tepkiler aldı?
Canan: Çok ender kötü tepkiler aldım, genellikle iyi tepkiler alıyordum.

Rol yapışması gibi bir korku söz konusu mu?
Canan: Yok, yani bilmiyorum. “Eda” hatlarında bir rol kabul etmek istemem ama kabul edersem de rolün muhteşem ve kompleks bir karakter olması gerek. Ama şu an için televizyonda yeni bir kötü rol oynamam benim için ne kadar doğru olur bilmiyorum. Bir sit-com teklifi geldi. Sit-com’un en itici kadınıydı gelen teklif, kabul etmedim ki sit-com yapmak istiyorum.

Eda’yı anlıyor muydunuz?
Canan: Bence daha fazla içine girilmesi gereken noktalar tabiî ki vardı ve girilecekti ilk başta. Fakat daha sonra senaryo ile oynanmaya başlandı ama ‘Çok yavaş ilerleniyor’ dendi ve doğruydu bu. Bütün konular 2 bölümlük olmaya başlamıştı ve fazla psikolojisine inilmedi bence. O yüzden de birçok insan neden bu kadar kötü diye düşündü. Ama ben çalışırken çok fazla içine indim.

‘Sürmanşet’ epey seyirciye ulaştı sanıyorum?
Tardu: ‘Sürmanşet’in etiketi şuydu; ‘politik drama’. 30 oyunda 20 bin seyirciye oynadık. Çoğu seyirci, dizilerden tanıdıkları insanlara geliyor belki ama bu benim için bir sorun yaratmıyor. Kuliste sohbet ederken bir seyirci ‘İlk kez tiyatroya geliyorum’ dedi. Ne güzel işte. Sonra da “Ama biz sizi Binbir Gecce’de daha çok seviyoruz” diyorlar. Tamam olsun. Bunu da gördünüz işte. Burada çok kötüyüm, psikopat, manyağın tekiyim ama Binbir Gecce’de daha duygusal bir karakteri canlandırıyorum. Önemli olan şu, insanların hangi şartta olursa olsun tiyatroya gelmesi. İsterse diziden görsünler, isterse bilmem nerden görsünler.

Sert mi bulundunuz Sürmanşet’te?
Tardu: Türk toplumuna birçok şey sert gelir bazı tabulardan ötürü. Gelmese zaten oyundaki o öpüşme sahnesini manşetlere taşımazlardı ya da işte “Tardu burada çok küfrediyor” denmezdi. Ediyor, üstelik usturuplu. Siz gecce saat 2 den sonra Tarlabaşı’ndaki kulüplere bir bakın, bir izleyin bakalım neler konuşuluyor orada.

İzle çöpe at politikasına inanıyor musunuz?
Tardu: Türkiye üzerinde uygulanan sistem Amerika’dan örnek alınmış ve buraya yerleştirilmeye çalışılan bir sistem. Bizde de işler artık şimdiki iktidardan sonra eş zamanlı olarak ilerlemeye başladı. Daha önceden biz daha geriden takip ediyorduk. Kopyalayıp 2 sene sonra yapıştırıyorduk. Şimdi böyle bir durum yok. Bu iyi bir şey mi, bence değil. Bu insanın siyasi görüşüyle alakalı. O yüzden bence iyi değil diyorum. Çünkü izle, çöpe at politikası her şey için uygulanıyor. Siyasette, dizilerde, tiyatroda, insan ilişkilerine varıncaya kadar her yerde. Sinemada da fabrikasyon bir iş yapıyorsun, izleniyor ve atılıyor. Bunu izledik çok güldük, çok eğlendik, çok ağladık hadi atalım, yenisini bekleyelim gibi bir şey var.

O zaman kült işleri bekleme zamanı mı geldi?
Tardu: “Gone With The Wind” vardır mesela bu bir kült filmdir. Bence önümüzdeki 10 yıl içinde kült film diye bir şeyden söz edilemeyecek. Şimdi sinema filmlerine trilyonlar harcanıyor, izleniyor ve gişe rekoru kırıyor. Sonra ‘Hadi bakalım ikincisini de yapalım, beşincisini de yapalım” diyorlar. Bazı yapımcılar, halkın beğeni ve IQ seviyesine göre, sanata saygı duymadan, sanatı hiçe sayarak, sadece palazlanma, para kazanma yoluna gidiyor. Bazıları da bunu itiraf etti. “Evet, biz sanat yapmıyoruz, biz gişe filmi yapıyoruz” dediler.

Siz tepkinizle nerede duruyorsunuz peki?
Tardu: Ben Türkiye’de binde birlik bir kısma falan giriyorum. Gerçekten eleştiren ve bunun arkasında duran biriyim. Arkadaş toplantılarında gişe filmleri için ‘İzlemem’ denir ama sonra izlenir ve prim verilir. Güç de tek başına yaratılamayacağı için, benim tek başıma ya da üç beş kişiyle, ya da bin kişiyle tepki gösterme şansım yok denecek kadar az. Hala direniyoruz.

Ama dizi yapmayı bırakmıyorsunuz?
Tardu: Tabiî ki biz de dizi yapıyoruz. Dizi yaparken de dizinin sanat olduğunu savunan oyuncular var, hatta kendini bile seslendiremeden! Kendini seslendiremiyor adam ve yaptığı işin arkasında duruyor. Böyle bir mantık dünyanın hiçbir yerinde yok. Ve ben bu durumda söyleyecek bir şey bulamıyorum gerçekten. Karşı çıkmak istiyorsun ama neresinden karşı çıkacaksın ki? Onlar sayıca çoklar, güçlüler ve beni bu anlamda mat edebilirler. Bu kadar karamsar olmak istemiyorum ama gerçekten benim içinde yaşadığım ve hissettiğim durum bu.

Peki, Binbir Gecce’nin 3 sene devam etmesi…
Tardu: Ben bunu kabul ediyorum zaten. Dizilerin genel amacı şu; en başta şöyle bir şey söyledim, sinema ve tiyatro sanat dallarıdır, dizi sanat değildir. Dizi bu anlamda benim için değerlendirme dışıdır. Dizi dediğin şey tabiî ki böyle olacak, tabiî ki biraz da halkı kandırmaya yönelik olacak. Bu anlamda Binbir Gecce’de Kudret’i de savunurum, yapılan işi de savunurum. İşi sanat olarak kabullenmediğimi belirterek savunabilirim. Binbir Gecce’nin 3 sene devam etmesinin nedeni şu; diziye baktığımız zaman büyük gözler, büyük suratlar ve sonu gelmeyen bakışlar silsilesinin olması. Peki, bunun neden olduğunu biliyor musun?

Neden?
Tardu: Çünkü bu ülkedeki insanların çoğu bizim gibi bilmem ne kadar perdede, projeksiyonda ya da 42 inç ekranda izlemiyorlar. 37 ekranda izliyorlar. Nedeni bu. Yani dizilerin ticari bir mantığı var ve bu mantığında bazı kuralları var. Benim şimdi söylediğim kural da bu kuralların sadece bir tanesi. Ayrıca iyi bir görüntü yönetmenimiz ve ışık ekibimiz vardı. Teknik ekip olarak çok sağlamdık, gerçekten şanslıydık.

Hep farklı başlasa da, bir noktadan sonra bütün diziler aynı noktaya geliyor. Bunun da benim hiç aklıma gelmeyen bir sebebi var mı?
Tardu: Dizi çok farklı başladı ama gel bakalım bunu sürdür, mümkün mü? Mümkün değil. Çünkü ülkemizde oyunculuk bölümleri var, konservatuarlar var, sinema televizyon bölümleri var, buradan yetişenler yönetmen olabiliyor, oyuncululuktan mezun olan oyuncu olabiliyor. Peki, var mı bir tane senaryo bölümü, senaristlik bölümü? Yok. Böyle bir bölüm, böyle bir yetiştirme sistemi olmadığı için de bu iş sadece 8–10 kişinin elinde dönüyor, adam kafasına göre “Bu işin ölüsü bile 18 reyting alır” diyor, o rahatlıkla yazıyor.

Ve iş uzuyor.
Tardu: Şimdi bakın, ilk sezonki reytinglere bakıyorsun 28 reyting, 68 share alıyor. Televizyon tarihinde böyle bir şey olmadı. Kurtlar Vadisi falan da dâhil. Demek ki insanlar izliyorlar. 2. sezon da iyiydi ve 3. sezonda reytingler düştü, insanlar izlememeye başladı. 3. sezon bir sürü arkadaşım beni arıyor, diyor ki “İğrenç, sıkıldık, çok iğrenç bir iş yapıyorsunuz”. Uzamış olabilir ama öyle de değil zaten ayrıca birçok işe göre 3 yıl boyunca teknik olarak da hep üst seviyedeydi ki böyle diyenler bile izlediler bunu biliyorum. (Gülüyor) Ne yapayım yani şimdi ben yapımcımı arayıp “Biz gerçekten çok iğrenç bir iş yapıyoruz, ben burada olmak istemiyorum” deme şansına sahip değilim. Tiyatro ya da sinema filmi olsa bunu diyebilme şansım var ve derim de.

Bence de siz kesin dersiniz!
Tardu: O yüzden ben böyle sert bir adam olarak da görülüyorum. Üstelik böyle bir şeyi deme hakkı en fazla bana verilmiştir bu ülkede. Çok ciddi söylüyorum, başkasına ‘Hadi’ derler ben deyince ‘Deli galiba’ diyorlar. E ben de bunu kullanıyorum. Ben işimi böyle götürüyorum işte ne güzel. Alan memnun satan memnun yani. Hadi bakalım, deli mi, deli. Kim deli? Ben deliyim siz akıllı mısınız? Hayır. Deli bile değilsiniz...

Hamlet’e geleceğim…6 saat sahnede olmak, Işıl Kasapoğlu rejisi ve Hamlet. Hepsi üç ayrı olay.
Tardu: İzmit Şehir Tiyatrosu’nda ilk oyundu. 6 saat tam metin oynuyorduk. Düşünebiliyor musun tiyatronun inşaatında çalışıyorsun, sen kuruyorsun, senin bebeğin gibi ve ilk oyunun o. Herkesin aklında Hamlet vardı, Hamlet’i oynamak. İyi oynamak. Çünkü kimsenin ”Benim dizim var, bilmem neyim var” gibi dertleri yoktu o yıllarda. Tiyatro ya da sinema, böyle yapılmalıdır zaten. İnsanın kafasında başka derdi olmamalı. Şimdi ister istemez bir dizide oynarken, tiyatro ya da sinema da yapıyorsun. Ben de yaptım ama çok mutlu olduğum söylenemez. Çünkü kafan birkaç yerde oluyor. Böyle sanat manat olmaz. Orada benim tek düşündüğüm şey Hamlet’ti ve gerçekten iyi bir şey çıkardık ortaya çünkü herkes inanıyordu yaptığı işe. Ben topal bir şekilde oynamıştım Hamlet’i, ayağım alçıdaydı.

6 saat sahnedeydiniz Hamlet’te. Peki, şimdi olsa?
Tardu: Işıl abinin enerjisine ben hayranım. Bak şimdi yeni ama kesinleşmeyen bir şey söyleyeceğim sana. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında Hamlet’i tekrar çıkarmak istiyor. Bana ‘Tekrar Hamlet’i oynamak ister misin’ dedi. ’12 sene önce oynadık da şimdi yaşlandım artık,eski enerjim yok’.dedim. ‘Merak etme 6 saat olmayacak’ dedi. (Kahkaha) Düşüncesi şu, her rolü başka ülkeden oyuncular oynayacak. Türkiye’yi temsilen Hamlet’i ben oynayacağım, kraliçe Fransız, kral İngiliz olacak mesela. Bu konuşmayı 2 yıl önce yaptık ama olur mu olmaz mı onu bilemiyorum. Olursa da ben varım. 50 yaşında da olsam yine Hamlet’i oynamak isterim. Hamlet benim için çok özel bir metin. Her çağda ve her sistemde çok fazla doğruları olan ve doğruları dile getiren bir metin bence. Dolayısıyla herkes kendi dilinde oynayacak ve evrensel bir proje olacak. Yapabilirsek şahane olur. İşte ben böyle şeyleri yapmak istiyorum yoksa hani onun dışında tiyatro yaparsın zaten.

Tekrar çok içinize sinen bir yönetmen, bir oyun gelse televizyonu bırakmanız söz konusu olabilir mi?
Tardu: Fena halde inanırsam bırakırım televizyonu. Çok samimi söylüyorum bunu. Sadece kafamın ona işlemesi lazım benim. Oyuncular egosantrik, egosu çok yüksek insanlardır. Orada ideal rol ne? Hamlet. Hamlet’i iyi bir oyuncu oynarsa Hamlet rolü hamallıktan çıkar. Yoksa Hamlet hamal bir roldür zaman zaman. Düşünsene 280 sayfa boyunca konuşur da konuşur, anlatır, anlatır, anlatır. Hamlet’i doğru bir oyuncu oynarsa Hamlet rolü çok yükselir, çok iyi olur. Ama yönetmenden torpilli bir oyuncuya verirsen Hamlet’i batırır yani mahveder. Egolar… Adam diyor ki ‘’Ben Hamlet olmalıydım’’. Ama olmaz işte... Olmaz.

İzmit Şehir Tiyatrosu’ndan neden istifa ettiniz?
Tardu: Işıl zamanında birkaç keyifli oyun yaptık. Oyuncular arasındaki gel gitlerin ve egosantrik problemlerin olduğu bir alanda iyi oyunlar çıkarmaya çaba sarf ederken, sonra geliyor sistem değişiyor, Sefa Sirmen gidiyor, AK Parti geliyor. İzmit’e ve repertuarına müdahale etmeye başlıyor. “Bu kız orada niye mini etek giyiniyor” deniyor, mini etek giyiyor da bilmem neresini açmıyor ki, oyunun formatı bu. Ona müdahale, buna müdahale gelince ben istifa etmek zorunda kaldım. Artık ben böyle bir şey yapamam dedim, memur değilim ben, bankamatiğe gideyim, paramı alayım, sanatımı yapayım. Böyle bir sanat yok, ben inanmıyorum buna. İnananlar kaldı orada, benim dışımdaki herkes yani.

Siz hem yetenekli hem de disiplinli bir oyuncusunuz!
Tardu: Bizde hep şöyle bir mantık vardır bir tiyatro oyununu çalışırsın, biri bir hata yapar, olabilir. İnsan zaten yapısıyla hata yapmak üzerine bu dünyaya getirilmiştir. Hata yaparsın, anlarsın, bir daha yapmazsın ya da en fazla bir kez daha yaparsın anlarsın. Hayatı doğru kılan şeylerdir bunlar, ama bizde şöyle bir şey var. Bir hata yaptığın zaman “Ay çok özür dilerim, ben böyle yapmamalıydım, arkadaşlar gerçekten kusura bakmayın” gibi abuk sabuk şeyler söylenir. Yapma. Çünkü o zaman zurna katıyorsun araya, gerek yok buna. Benim enerjimi bölme. Olabilir, hata yapmış olabilirsin, ben de yapabilirim, hepimiz de yapabiliriz. Susalım ve devam edelim. ‘Ben her zaman gülen bir kadınım, herkes beni sevsin, gerçekten benim hatamdı” demesi beni düşüren bir şey. Prova bitsin sonra gel özrünü dile. Ben Azerbaycan’a gittim 96 senesinde. Adamların çok doğru bir sistemi var. Onların oyunları genellikle müzik ritmine dayalı hikâyelerdir. Biri hata yaptığı zaman elini kaldırıp diyor ki “Hata özümdedir” ve devam ediyorlar. Öyle “Özür dilerim, ay pardon” falan yok. Hata özümdedir, bitti, oradan devam. Çünkü sen diğer insanların enerjisiyle oynamak zorunda değilsin, böyle bir hakkın yok. Hata özümdedir. Oradan zaten üretim çıkıyor, bir şey yaratabiliyorsun.

Bu sizin zaten düşündüğünüz bir şeydi, orada da görünce…
Tardu: Evet, aynen öyle. Nasıl baktığınla da ilgili. Ben onu gördüm onlarda, ama ben oraya gittiğimde bazı oyuncu arkadaşlarım şunu gördüler “A baksana çok şıkır şıkır giyinmiş ama plastik terliklerle bizi karşıladılar”. Parası yok, ne giyinecek? Plastik terlik giyinecek. Sen ona bakma, bakarsan bile görme onu. Azerbaycan’ın en ünlü pre- Madonna’sı, 70 yaşında yaşlı kadın, şıkır şıkır giyinmiş, makyaj yapmış, bizi aslanlar gibi karşılıyor. Sen onun git elini filan öp yani, önünde eğil, ondan bir şeyler öğrenmeye, bir şeyler almaya bak. Ne onun plastik terliğiyle ilgileniyorsun. Bizdeki mantığı anlatmaya çalışıyorum. Ben onu görüyorum, o bunu görüyor. İşte onu görenlerle benim işim yok. Ben onlarla bir şey yaratamam, üretemem. Kadın orda plastik terlik görüyor ve gelip bana bunun dedikodusunu yapıyor. Yapma diyorum, yapma git. Ondan sonra ‘A manyak’ galiba. Hayır, sen manyaksın, böyle düşündüğün için. Bizde genel bakış açısı bu. O yüzden magazin bu şekilde bu ülkenin içerisine kalın damarlarla girdi. Bu konuda biraz agresif olabilirim ama gördüğüm şeylerin doğru olduğunu kontrol ediyorum kafamda yıllardır. O yüzden net konuşabiliyorum.

Amerika’dan geldikten sonra işle ilgili şaşırdığınız neler oldu?
Canan: Dublaj. Dublaj bana çok ilkel gelen bir şey. ‘Sen bir de sufle al’ diyorlardı. Binbir Gecce’nin ilk gününe kadar suflenin ne olduğunu bilmiyordum diyebilirim. Binbir Gecce’yi kabul ettim, 3 gün sonra setim oldu. Bir iki laf edeceğim ezberden söyledim ona alışığım çünkü ve bunu savunuyorum ezber, ezber, ezber… Ve şöyle oldu, sahneye başladık, ilk rol arkadaşımın lafıydı ve birisi avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı, bana da tanıdık geliyor laflar ama ne alaka diye arkamı döndüm, direkt kameraya doğru baktım ve anladım ki sufle o. ‘Ben istemiyorum’ dedim, herkes bana bir güldü, ‘Canan hanım sufle almayacakmış’ dediler, öyle de devam etti. Ama işte dublaj benim en şaşırdığım şeylerden bir tanesiydi.
Tardu: Evet, asla olmaması gereken bir şey. O nedenle bir sürü güzel kız ve genç erkek bölüm başı bilmem ne kadar paralar alabiliyorlar. Dublaj yok, dünyada kalmadı artık.

Başka?
Canan: Bir de Türkiye’ye ilk geldiğimde bir yapım şirketine gitmiştim, bana dediler ki ‘Senin aksanın var sesini kullanamazsın’, ‘Ben sesimi kullanmazsam oynayamam’ dedim. Ne demek sesimi kullanamam, bu benim sesim ve böyle konuşuyorum. Amerika’da 14 sene kaldım, ilk geldiğimde teklemem oldu tabii ki. Hala oluyor. Bazen İngilizce, bazen Türkçe düşünüyorum. Kelimeleri bulmakta zorlanıyorum genellikle, ama aksanım olduğunu kabul etmiyorum.

İlişkinizin bu denli yankı uyandırmasına da şaşırdınız mı?
Canan: Magazin dünyasına alışık değilim ve gerçekten sarsıldım. Çünkü ilk olduğu zaman bunun reytinglerle bağlantılı olduğunu gördüm. Haberler yoğun olarak çıktığı dönem çok önemliydi. Çıktığı zaman Tardu’yla benim karakterlerimizin ilk öpüşme sahnesinden bir hafta önceydi. Bu çok şüphe uyandıran bir şey. 1 hafta önce aynı medya grubunun gazeteleri ve kanalları bu haberi yayımlamaya başladılar ve o hafta, yani dizinin yayınlandığı o hafta dizi ilk defa bu sezon içerisinde totalde birinci oldu. AB’de birinciydi zaten, toplamda birinci oldu. Bu çok şüphe uyandıran bir şey. Ben kullanılmış hissettim kendimi. Bu nereden çıktı, kim söyledi? Yakın insanların söylediğini hissediyorsun böyle bir şey olduğu zaman. Çok sarsıldım, çünkü gerçekten alışık değilim. Alışık olmak da istemiyorum açıkçası, niye olayım ki. Bu benim özelim, niye söylemek zorunda kalayım.

(gazeteport) Eda Atalay
YASAL UYARI: İçeriğin kopyalanması yasaktır. İçerik, sadece gecce’ye link verilerek kullanılabilir.Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.

Bunlarda ilginizi çekebilir: