Celal Çapa: Zampara değilim!

İzzet Çapa, abisi Celal Çapa ile röportaj yaptı.. İşte Kelebek'te yayınlanan o röportaj...

Magazin

Celal Çapa: Zampara değilim! Bir zamanlar İstanbul gecceleri ondan sorulur, eğlence hayatında Celal Çapa fırtınası eserdi. Açtığı mekanlar, getirdiği yenilikler ona bu sektörde haklı bir duayen unvanı kazandırdı. Bugün işletmecilik alanında pek çok ünlü isim onun rahle-i tedrisinden geçmiştir. Gün oldu, devran döndü uzun zamandır sesi sedası çıkmaz oldu Celal Çapa’nın. Şimdi onun elinden liderlik bayrağını yine bir başka Çapa, oğlu Emre devraldı. İşte size 60’larına merdiven dayamış deneyimli bir abi ile 50’sine gelmiş bir kardeşin hiç sansürsüz muhabbeti...


Habil, Kabil’le röportaj yapıyor misali karşıma seni aldım... Haydi anlat bakalım Celal Çapa! Kimsin, kimlerdensin?
- Oğlum ne biçim soru bu? Karmaşık soyağacımızı sen benden daha iyi biliyorsun!
Sen bildiğin kadarını anlat, ben ilaveleri yaparım. Babamın Fikret (Şenes) Hanım’la olan evliliğinin “meyvesisin”...
- “Babamın” ne demek? “Babamızın” diyeceksin.

ANNEMLE BABAM BENİ İKİNCİ KEZ EVLENDİKLERİNDE PEYDAHLAMIŞ
Offf eskiden beri bayılırsın zorluk çıkarmaya. Başlasın artık röportaj!
- Tamam ulan! Keşke senin adını “Celal” koysalarmış. Neyse aslında ben annemle babamızın ikinci evliliğinin meyvesiyim.
Şu ikinci evlilik meselesine bir açıklık getirsene.
- Birbirleriyle ilk evlilikleri 18 yıl sürmüş. Bu süreçte abimiz Ahmet doğmuş. Derken boşanmışlar ve 10 yıl ayrı kaldıktan sonra annem babamızla yeniden evlenmiş. Bu sefer de beni peydahlamışlar. Arkasından bir boşanma daha...
Boşanmaları sende bir travmaya neden oldu mu?
- İlk başlarda pek bir şey hissedemedim çünkü çok ufaktım. Fakat ileride fark ettim ki anne baba ayrılığı bende bir nevi “sendroma” sebep olmuş. Evlendiğim zaman karıma ilk söylediğim “Sen istemediğin müddetçe, ben senden hiçbir zaman ayrılmayacağım” cümlesiydi.
Nasıl bir sendrom bu?
- Zaten onu çözseydim boşanırdım karımdan (kahkahalar)...

BABAMA DEĞİL, HAYAT FELSEFESİNE KIZGINIM
Babana, pardon babamıza kızgın mısın?
- Babamıza değil ama onun hayat felsefesine kızgınım.
Neymiş o felsefe anlatsana bana da?
- Ulan sanki Ayşe Arman’la röportaj yapıyorum. Bir de yüzünde bilmiyormuş gibi bir ifadeyle soruyorsun ya şu soruları.
Yahu abi bırak dalgayı da doğru dürüst cevap ver!
- Peki İzzet Bey, nasıl isterseniz (gülüyor). Soyaçekimden olsa gerek, aynı felsefeye abimiz de sahipti. Daha çok kendileri ve keyifleri için yaşayan, geride kalacakları hiç düşünmeyen karakterdeydiler. Bak mesela ben maddi anlamda babamızdan hiç yardım almadım, daha doğrusu alamadım. Çünkü onun felsefesinde kazandığını hemen yemek vardı.
Bu sana çok koymuş anlaşılan...
- Liseyi bitirip yurtdışına okumaya giderken annem, anneannemin evdeki gümüşlerini satarak beni yolladı. Babamdan ancak arada bir geldiğinde harçlık alıyordum. “Ona kızıyor musun?” diye sorarsan, hayır kızmıyorum. Peki “Onun gibi olacak mısın?” dersen, buna da cevabım yine “hayır”!

ÇOCUKLAR DAHA ŞİMDİDEN BENDEN KALACAKLARIN HESABINI YAPIYOR
Sen geride bırakacaklarına bir miras hazırlıyor musun bari?
- Hazırladım bile! İnşallah yemeye vaktim olmaz.
Çocukların, onlara kalacak mirası dedelerine borçlular, öyle mi?
- Tabii tabii. Bende bu konuda bir kompleks var açıkçası. Yoksa düşünecek olursan her koyun kendi bacağından asılmalı. Halbuki ben çocuklarıma bir şeyler bırakmak için belki de gereğinden fazla uğraşıyorum.
Doğru mu yapıyorsun dersin?
- Vallahi galiba bu yüzden çocuklar yeteri kadar başarılı olamıyor. Çünkü daha şimdiden bana bir şey olursa kendilerine ne kalacağının hesabına girmeye başladılar.
Yeğenlerimin böyle yapacağını sanmıyorum açıkçası...
- Vallahi pek itiraf etmiyorlar ama bir hesap içinde olduklarına eminim (gülüyor).


SONRADAN SEMPATİK OLDUM
Babanın gizli gizli gelip seni okulun duvarlarından seyrettiği efsanesi doğru mu?
- Son defa ikaz ediyorum, “babanın” değil, “babamızın”... Kendisi senin de baban oluyor aynı zamanda. Soruna gelince, babamızın gizli gizli duvardan beni seyrettiği bana da anlatılırdı ancak boyum kısa olduğu için pek göremedim herhalde kendisini.
Sevmiyor musun yoksa babanı?
- Vallahi seninkini bilmem ama ben babamı sevdiğime inanıyorum.
“İnanıyorum” kelimesi bana pek inandırıcı gelmedi...
- Ondan muhakkak bir şeyler aldık. En basitinden konuşmamız, sempatikliğimiz, içtenliğimiz baba yadigarı.
Hayret! Sen ne zaman “sempatik” oldun?
- Vallahi sonradan oldum (gülüyor).
Geç gelen saadet misali...
- Aynen öyle. Sempatik olabilmesi için insanın belli bir rahatlığa erişmesi gerekiyor. Buna kavuştuğum için artık çok sempatiğim. Haa bu arada sürekli şakalar yapsa da kendi içinde son derece hassas bir adam olduğuna inanıyorum babamızın. Bu ruh hali biraz bende de var.
Hayatın stresini hayatla dalga geçerek yenmeye çalışan bir adamdı.
- Maalesef hiçbir zaman hak ettiği mertebeye erişememiş. Profesyonel hayatında sürekli tokatlanmış. Belki bir dönem parayı bulmuş ama onu da hemen harcamış. Sonuçta en ufak bir miras bile bırakmadı bana.
Olsun, bana da bırakmadı.
- Bıraksaydı ben sana vermezdim ki. Aynı şekilde abim de bana vermezdi (kahkahalar)...

“BEN ZAMPARA DEĞİLİM” ÇAPKIN ERKEKLERİN KLASİK LAFIDIR
Nedir bu görgüsüzlük Allah aşkına? Sürekli ağzında rahatlık, miras, para...
- Evet, çünkü elimde bir tek o var. (Kahkahalar)
Ya karın ve çocukların?
- Paramdan dolayı onlar da beni çok sempatik buluyor. Bu işin şakası tabii sakın yazma...
Sizi ciddiyete davet ediyorum Celal Bey... Sendromunuza geri dönelim... Babamızı annelerimizden dinledik hep, sence kendi gördükleri gibi mi anlattılar bize?
- Hiç zannetmiyorum. Çünkü unutma ki her ikimizin de anası, babamızı bize karşı kötüleyen kadınlardan değildi.
Peder Bey’in çok canlar yaktığını cümle alem biliyor zaten...
- Annemin gözünün önünde, bizim eve gelen Baransel Paşa’nın karısını mı, kızını mı ne götürmüş. Düşünsene hizmetçilerden tut annemin arkadaşlarına kadar hiçbir kadın bizim evden çıktıktan sonra “aynı” kalmamış.
Ama onun dediğine göre de, o kadar yakışıklıymış ki apartmandan inerken kadınlar resmen onu evlerine çekerlermiş?
- Yahu git Allah aşkına. Ben de yakışıklıyım ama apartmanda bir kere bile içeri çekildiğim olmadı. Yapma gözünü seveyim, bu kadınların hepsi mi seks düşkünüydü? “Ben zampara değilim” çapkın erkeklerin klasik lafıdır zaten.
Sen zampara mısın peki?
- Hayır değilim!
İnanayım mı?
- Zamparalık yapmak için çok umursamaz olmak lazım. Ben evlilik müessesesine gönülden inanan bir insanım. Hatta şu an hayattaysam ve seninle bu kadar rahat konuşabiliyorsam bunun en önemli nedenlerinden biri doğru kadınla evli kalmış olmam. Şebnem benim ilk ve tek eşim. Eğer ilk karım arzuladığım gibi olmasaydı hakikaten zıvanadan çıkarabilirdim.
Mesleğin gereği etrafında sürekli güzel kadınlar oldu. Hiç mi şeytana uymadın?
- Karımı beynen çok aldattım ama artık o kadar yaşlandım ki fiziksel olarak aldatıp aldatmadığımı hatırlamıyorum bile(gülüyor).

EN BÜYÜK BAŞARIM HEP ÇOK ZENGİNLERLE GEZMEKTİR
Biraz da akademik hayatından bahsedelim. Bırak fasa fisoyu da okul günlerini anlat...
- Öyle olsun bakalım. İlkokuldan lise sona kadar Galatasaray Lisesi’ndeydim, mezun olmadan 2 yıl önce Tarhan Koleji’ne kaydoldum.
Kesin bir haltlar karıştırmışsındır...
- Bırak şimdi onları... Liseden sonra siyasal bilgiler okuma hevesiyle Fransa’ya gittim ama baktım ki pek bana göre değil.
O niye?
- Yahu ben daha Türk tarihini iyi bilmezken adamlar bize Fransız tarihini öğretmeye çalışıyorlardı. Siyasaldan ayrılınca Paris’te bir gazetecilik okuluna yazılmaya karar verdim.
Gazetecilik bizim ailenin DNA’sında var desene...
- Benim kanımda gazetecilik falan yok. Duyduğuma göre o okula gitmeden bile diploma alınabiliyordu. Haliyle ben de oraya kaydolmak istedim fakat maalesef imtihana girdim ve bana İzmir gazetecilik çıktı.
Okumak bahanesiyle eğlenme planların suya düştü tabii...
- Hem de nasıl! Annemler “Aa ne güzel, madem bu kadar istiyorsun, Paris’e gideceğine İzmir’e gidip gazeteci ol” dediler. Neyse İzmir’e gittim, oradaki imtihanda 100 üzerinden 85 tutturunca Boğaziçi’ne transfer oldum. Boğaziçi’nden de çok şükür hakiki bir diploma aldım. Hatta kimse mezun olduğuma inanmadığı için o diplomayı senelerce salonun en baş köşesine koydum.
O günlerde tam bir playboy’dun. Sakın aksini iddia etme, bugün gibi hatırlıyorum.
- Ama öyle bir meslekteydim ki...
Yahu ne mesleği? Daha bir iş yapmaya başlamamıştın!
- Tamam tamam haklısınız “Savcı Bey”! Daha çalışmıyordum ama abimin peşine takılıp o zamanın popüler gruplarıyla geziyordum. Hatta haftasonları onlardan geri kalmayayım, nereye gidiyorlarsa ben de gidebileyim diye bütün hafta tek kuruş harcamazdım.
Cebinde paran yok ama zenginlerle aşık atmaya çalışıyorsun...
- Hayattaki en büyük başarım hep çok zenginlerle gezmektir.
Bu bildiğin özentilik, başarı değil...
- Oğlum zenginleri gördükçe hırslanıyorsun ve onlardan geri kalmamak için sürekli ileriye koşuyorsun. Maalesef bunu daha çocuklarıma öğretemedim. Birisi 30, diğeri 26 yaşında. Daha gençler... 50’lerine geldikten sonra kafaları basacak inşallah.


EMRE, ÇENEBAZLIĞINI VE ŞİRİNLİĞİNİ BENDEN ALMIŞ
Emre’yle Ceylan ruh olarak sana benziyor mu?
- Emre çenebazlığını ve şirinliğini biraz benden almış diyebilirim. O şirinliği de şöyle tarif edeyim; insan gençken “cici çocuk” olabiliyor. Kimsenin gözüne batmıyorsun. Ama yaşlandıkça ve maddi imkanların genişledikçe cici çocuk mertebesinden çıkıp “antipatik ve ukala” sınıfına giriyorsun. Ancak Emre ne olursa olsun bu son sınıfa girecekmiş gibi durmuyor.
Peki ya babası?
- Şükürler olsun ki imkanlarımı çabucak geliştirebildiğim için “cici çocuk dönemim” kısa sürdü. Hatta antipatikliğimi devam ettirebilmek için hep daha fazla çalıştım. Oğluma bakıyorum da hiç bu tarz hırsları yok. “Ben böyle mutluyum” diyor.
Senin yolundan gitmesi için oğluna baskı yapıyor musun?
- Yapmaya çalıştım, baktım olacak gibi değil... Vazgeçtim.
Abi vallahi burnun uzuyor! Bırak yalan söylemeyi!
- Yahu tamam! Bazen onun “30 yaşına gelmiş” Emre olduğunu unutuyorum. Onu yeniden yetiştirebilecekmişim gibi baskı yapıyorum ama kısa sürede anlıyorum ki boşuna konuşuyorum.

KIZINA HİÇ KARIŞMAYAN BİR BABAYIM
Nasıl bir kız babasısın peki?
- Kızına hiç karışmayan bir babayım. “Her yaptığından memnun musun?” diye sorarsan, tabii ki değilim. Böyle durumlarda da kızıma bir şey söylemek yerine, annesine vıdı vıdı yaparak kendimi tatmin ediyorum. İyi bir eğitmen olmasam da, kesinlikle iyi bir baba olduğuma inanıyorum.
Sana babalık yapan ise abimizdi değil mi?
- Doğru. Bana babalık yapan, yol gösteren önce abim, sonra Metin Fadıllıoğlu’dur.
Metin Fadıllıoğlu’nu sevdiğini de ilk defa duyuyorum.
- Sevmek başka, bana yol gösterdiğini kabul etmek başka. Ona her zaman minnettar olacağım. Adam 70 yaşına geldi, çalışma hırsıyla yanıp tutuşuyor. Takdir etmemek mümkün değil.
70 yaşına geldi diye ununu eleyip, eleğini asmak zorunda mı?
- Ben onun yerinde olsam yatağımın altına dizdiğim paraları hafif hafif ortaya çıkarıp yemeye başlardım. Cimri falan değildir ama yaşamayı iyi bildiğini söyleyemem (gülüyor).


ŞAHENK’İN BELLİ BİR PROGRAMI OLDUĞUNA HİÇ İNANMIYORUM
Gecce hayatında yaşamayı bilip, kazandıklarını harcayıp hâlâ ayakta kalmayı başarabilmiş insanlar var mı?
- Parmakla gösterilecek kadar az... Gecce hayatında parayı bulup, vakt-i zamanında doğru yatırımlar yapmışsan yaşlılığında rahat edebilirsin aslında. Ben fiilen çalışan ve çok rahat bir emeklilik bekleyen; Barış Tansever, Metin Fadıllıoğlu, Mehmet Koçarslan, bir de son zamanlarda Doğuş Holding’e mekanlarını satan işletmecileri görebiliyorum.
Ferit Şahenk “yeme-içme ruhsatı olan” her yere talip olarak sence ne yapmaya çalışıyor?
- Ben onun belli bir programı olduğuna hiç inanmıyorum. İnan bana, ona çok güzel sunumlar yapıyorlar fakat sonunda karşısına çıkacak tabloyu bildiğini tahmin etmiyorum.
2-3 güzel sunum yüzünden bunca yatırım mı yapılır?
- Gelecekte bizim piyasada bir takım operasyonlar yapacağını düşünüyor olabilir. Ancak sen de çok iyi biliyorsun ki bu piyasada gelecek yoktur. Bizim işimiz “bugünle” alakalıdır. Şahenk’in teker teker aldığı onca farklı markayı nasıl idare edeceğini merak ediyorum doğrusu. İnşallah ömrüm yeterse tüm bunların içinden nasıl sıyrılacağını göreceğim.
Sanki Karaköy Projesi kapsamında senin Liman Restoran’ı kapının önüne koymasından kaynaklanan bir “kuyruk acın” varmış gibi geldi bana.
- Daha kapının önüne falan konulmuş değilim. Hâlâ görüşmelerimiz devam ediyor. İnşallah her iki tarafın da memnun olacağı şekilde, sulh içinde el sıkışacağız.
Ya sıkışamazsanız? O zaman “harp” mi başlayacak?
- Yok canım... Zaten geçen sene Yalıkavak’ta boş duran Şamdan Otel’i Ferit Bey’in kendisine satarak malum pastadan bana düşen ufak payı aldım bile.
Şamdan Otel’i yeniden mi açıyor Şahenk?
- Yıllarca sosyeteyi ağırladığım, Türkiye’nin belki de ilk butik oteli olan Şamdan, bugün Şahenk’in personeline lojman oldu. Bununla da inanılmaz gurur duyuyorum. Adamın personeline soruyorlar “Nerede kalıyorsun?” diye, “Şamdan Otel’de” diyor. Kulağa çok güzel geliyor.


GECCE HAYATININ LALE DEVRİ’NDE ÇALIŞTIM
Bunca yıldır piyasanın içindesin, insanlara gece hayatı ve işletmecilik yolunda bir kariyer edinmelerini tavsiye eder misin?
- Bizim zamanımızda bunlar kimse tarafından tasvip edilmeyen işlerdi. Aileler çocuklarının bu mesleği yapmalarını istemezlerdi.
“Bizim zamanımız” dediğin Tanzimat Fermanı’nın yazıldığı yıllar herhalde...
- Seni küçükken dövmedim ama şu an başlayabilirim. Oğlum 40 yıl evvelini konuşuyorum. Biz bu işe girdiğimizde başka mesleklere göre çok iyi para kazanıldığını gördük ve de kazandık. Fakat yer, fiyat, lezzet gibi bugün çok önemli olan unsurlar o gün önemsizdi. Olay “One Man Show” yapmaktı. İnsanlar bizi görmeye gelirdi. Rakipsizdim. Rekabet ortamı yoktu, piyasanın Lale Devri’ydi.

ÇOK ŞÜKÜR HEM SSK HEM DE RANT EMEKLİSİYİM
Peki neye geliyorlardı bu insanlar?
- Bana geliyorlardı oğlum bana! Bütün olay yarattığın ambiyanstaydı. Köfteden başka bir şey bilmeyen ben, gittim Fransız restoranı açtım.
Şimdi ne durumda yeme-içme sektörü?
- Müşterilerin beklentisi öylesine fazla ki, o kaliteyi yakalayayım derken işletmecinin cebinde hiçbir şey kalmıyor. Çok cüzi kârlarla, yatırımının karşılığını alamadığın bir iş kolu haline geldi. Herkes işletmeci ya da mekan sahibi olmak istiyor. İnan sebebini halen çözemedim.
Ama sen de bu piyasaya çok insan kazandırdın. Mehmet Tuna’yı bile senin yetiştirdiğin söylenir...
- Mehmet Tuna’yı kimse yetiştirmedi, hatta hâlâ yetişmemiştir o... Yaz bunu yaz... Ben nasıl yetiştireyim onu (kahkahalar)...
Sen, tamamen elini eteğini çektin mi artık bu piyasadan?
- Çok şükür hem SSK hem de rant emeklisiyim. Bugünlerde sadece kira topluyorum (gülüyor)...
Hiç “Hey gidi günler hey” diyerek “Lale Devri”ni özlemiyor musun?
- Eskiyi konuşmaktan hiç hoşlanmam. Fakat maalesef yaşlılıktan olsa gerek, arkadaşlarım bir araya geldiklerinde hep geçmişi yad ediyorlar. Halbuki ben şu anki hayatımdan çok memnunum.


ÇÖP TOPLADIĞIMIZI GÖREN ALİ KOÇ ARAMIZA KATILDI
Geçtiğimiz haftalarda Bozburun sahilinde çöp toplarken çekilmiş fotoğraflarını gördüm. Ne iş?
- 60 yaşına geldim ve gerek topluma gerekse çevreye faydalı pek bir şey yapmadığımı fark ettim. Meğer karımın yaptığı bu tip işleri kendime mâl ediyormuşum şimdiye kadar.
Sıranın sana geldiğini nasıl anladın?
- Bozburun, Marmaris’e bağlı bir kasaba. Karadan ulaşımı çok zor olduğu için daha çok tekne turizmine açık bir yer. Neyse, bir arkadaşımın teknesiyle oraya gitmiştik. Herkes denize girip yüzerken, ben kıyıya vuran çöpleri toplamaya başladım.
Durup dururken mi?
- Çöpleri görünce toplamaya başladım işte. Derken bunun benim için bir nevi terapi olduğunu hissettim. Beni garip bir şekilde rahatlatıyordu bu aktivite.
Çevreden çok kendine faydan oluyordu anlaşılan.
- (Gülüyor) Zaten ben de böyle düşündüm ve İstanbul’a döndükten sonra Bozburun’daki bazı tanıdıklarımla temasa geçtim. Sadece sahil değil kasabanın içi de pek temiz değildi. Bu yüzden oradaki ilkokulla bir proje yapmak aklıma geldi. Okul müdürü ve okul aile birliği üyeleriyle bir araya gelip “çöp toplama kampanyası” başlatmaya karar verdik. Bozburun ve Marmaris Belediyeleri de destek verince iş büyüdü.
Sen bir de kendi çevrenden yardım aldın sanırım...
- Gayet tabii. Sinem Güven, Zerrin Nişancı, Oya Tunç, Candan-Erdem Kramer, Demet Akbağ gibi isimlerle birlikte torbalar dolusu çöp topladık. Bu tantanayı görüp gelen Ali Koç da ne olup bittiğini öğrendikten sonra aramıza katıldı.
Vallahi yaşlandıkça toplumsal bilincin artıyor senin...
- Kesinlikle ve bu durumdan çok memnunum. İnsanlar belirli bir yaştan sonra bu tip şeylerle ilgilenmezlerse alkole düşebilirler, kumarbaz olabilirler, evde oturup kafayı üşütebilirler. Şimdi de Bozburun’daki o okula neler yapabilirim diye planlar yapıyorum. Çünkü okulun 4 tane dershane odası eksik.
Bunları senden duyacağım aklıma gelmezdi, helal olsun!
- Belki de yılların acısını çıkarıyorum ve Bozburun’u kendime hedef seçtim. En önemlisi de gençleri ve talebeleri eğitmek. Para verip bir şeyler yaptırmak değil olay. Temizliğin gerekliliğini onlara benimsetmek lazım.


ŞEBNEM’İ TAVLAMAYA ÖDÜNÇ ROLLS ROYCE İLE GİTTİM
Biraz da özel hayatına dönelim...
- Oğlum manyak mısın? Şimdiye kadar “kamu hayatımı” mı anlattım sana?
Daha da özelini istiyorum. Mesela yengemle nasıl tanıştınız?
- Çok güzel bağladın! Helal olsun!
Yaa abi haydi ama...
- Tamam ulan tamam! Anlatıyorum... Şebnem’den önce kız kardeşi Çiğdem’i tanıyordum. Herkes Çiğdem’in evden hiç çıkmayan, çok güzel bir ablası olduğundan bahsederdi. Bunu duyanca kafaya taktım “Ben bu kızla tanışacağım” diye. Neyse, hırslandım, telefon numarasını buldum, allem ettim kallem ettim, bir randevu sözü kopardım.
Bayramlıklarını da giyseydin...
- Bırak dalga geçmeyi de dinle! Araba kullanmayı bugün bile bilmeyen ben, bir arkadaşımın Rolls Royce’unu ödünç alıp Şebnem’in evinin önüne gittim. Tanıştık, konuştuk, ertesi gün buluşmak üzere sözleştik.
Yine ödünç arabayla mı gittin?
- Yok canım, taksiyle gittim. Şebnem bana “Araban mı bozuldu?” diye sorduğunda “Arabam yok ki” diye cevap verdim. Halbuki ne arabası renk körü olduğum için ehliyetim bile yoktu.
Baktın deli dön geri!
- (Gülüyor) Herhalde benim espri yaptığımı, arabanın bir gün ortaya çıkacağını zannetti. Neyse Şebnem önümüzdeki günlerde Rolls Royce’un tekrar “görünmesini” beklerken de bana aşık oldu işte.


O DA GECCE HAYATINDAN OLSA EVLİLİĞİMİZ YÜRÜMEZDİ
Hemen etkilemişsin kızı...
- Hemen mi? Bayağı bir uğraştırdı beni.
Senin gibi hızlı yaşayan bir adamın evlenme kararı vermesi de kolay olmamıştır.
- Aslına bakarsan hızlı yaşadığım için evlenmeye karar verdim. Düşünsene sabaha karşı 5’te eve geliyorum. Evlenmezsem dağılacağımı hissettim. Böyle bir adamı bekleyecek kız modeli kolay kolay bulunmaz. Şebnem çok saf ve temizdi, “Aman bari bu kaçmasın” dedim. 2 yıllık flörtten sonra pata küte evlendik ve annemin şu an oturduğu aile apartmanımızda bir daireye yerleştik.
Kaynanayla gelini aynı apartmana sokmak pek akıl kârı değil sanki...
- (Gülüyor) Sorma. Annemin evindekiyle bizim telefon paralel hattı. Orada yaşadığımız sürece birine telefon açmaya kalkan Şebo’nun yıllarca en çok duyduğu laf “Kapat evladım telefon bekliyorum” oldu.
Fikret Hanım kötü bir kaynana mıydı?
- Kötü olduğunu tahmin etmiyorum ama sert olduğu kesindi.
Senin vampir misali geceleri başlayan ve sabahları biten hayatına nasıl ayak uydurdu Şebo?
- Uydurmadı ki! Zaten iyi olan da buydu. Eğer Şebnem de o hayatın bir parçası olsaydı evliliğimiz yürümezdi diye düşünüyorum. Bizim işi yaparken karın veya sevgilin yanında olamaz! Dikkatin dağılır.
Karının hâlâ Türkiye’nin en güzel kadınlarından biri olması sende aşağılık kompleksi yaratmıyor mu?
- Yaratmaz olur mu? 55 yaşından sonra spora başladım, kendime bakmaya çalışıyorum. Ayrıca karımın güzelliğinde benim de payım olduğunu düşünüyorum.
Sen iyice egomanyak olmuşsun. Kadının güzelliğinin seninle ne alakası var?
- Var tabii... Demek ki ben karımı yıpratmamışım, ona güzel ve rahat edebileceği bir hayat sunmuşum.


AJDA, RAHATSIZLANDIĞINDAN BERİ ANNEMİ ZİYARETE GELMEDİ
Gelelim sana hayat veren kadına... Annen Fikret Şenes’e...
- Annem çok özel ve inanılmaz güçlü bir kadındır. Senin de bildiğin gibi maalesef demans oldu. Kanımca, abimin vefatından sonra üzüntüsünü dışa vuramadı ve bu yüzden içte bir patlama oldu. Bu demans denilen şey eski tabiriyle bunama aslında. Kademe kademe ortaya çıkması gerekirken, anneme tabiri caizse “güm” diye çarptı.
Yaşı da var tabii...
- Yaş da bir etken ama dediğim gibi abimin vefatı süreci hızlandırdı sanırım. Hemen hemen her gün yanına uğruyorum. Bazen kendinde bazense değil. Yanında bakıcıları var, konuşabildiği zamanlar “Taksim’de Etap Marmara’daydım, harika bir çay saati geçirdik” gibi şeyler söylüyor. Kafasının içinde nasıl bir dünyada yaşıyor bilmiyorum ama en azından mutlu bir dünya diye kendimi avutuyorum. Çünkü tam tersi de olabilirdi, ilk agresyonla başladı her şey. Fakat çok şükür bu durum bir daha nüksetmedi.
Ona sözleriyle ölümsüzleştirdiği şarkıları çaldığınız oluyor mu?
- Evde sürekli müzik çalıyor zaten. İnanır mısın, tıkır tıkır ezbere söylüyor bütün şarkılarını. Zaman zaman Ajda’yı sorduğu bile oluyor.
Ajda geliyor mu hiç ziyarete?
- Ajda için annem “4. kardeşiniz” derdi bize hep. Fakat rahatsızlığından beri hiç gelmedi annemi ziyarete. Bu yüzden özellikle Şebnem, Ajda’ya çok kırgın.
YASAL UYARI: İçeriğin kopyalanması yasaktır. İçerik, sadece gecce’ye link verilerek kullanılabilir.Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.

Bunlarda ilginizi çekebilir: