HOLLYWOOD'TA OYNAYAN İLK TURK!

Sizi Serdar Burhan Kalsın’la tanıştırıyorum, Top Secret’ın yönetmeni Zucker, son filminde başrolü bir Türk’e verdi

Magazin

HOLLYWOOD'TA OYNAYAN İLK TURK! Bu değil miydi hayalimiz? Bir Türk, Hollywood’da başarılı olsun, ismini duyursun, bizim de göğsümüz kabarsın. İşte bu genç adam, bunu gerçekleştirdi.

Serdar Burhan Kalsın 3 Ekim’de Amerika’da vizyona girecek 20 milyon dolarlık bir filmde (American Carol) başrol oynuyor, ilk defa bir Türk böyle bir şeye imza atıyor. 9 yıldır Amerika’da yaşayan Kalsın, İstanbul Erkek Lisesi mezunu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mühendislik okuduktan sonra, mühendisliğin kendine uygun olmadığı anlıyor, Amerika’ya gidiyor. New York’ta film, Los Angeles’ta görüntü yönetmenliği eğitimi alıyor ve sonra piyasaya dalıyor. O fiziğine güvenip Hollywood’a kapağı atanlardan değil. Zaten amacı, oyuncu olmak da değil. O, bu ülkenin gelmiş geçmiş en iyi 'hikaye anlatıcısı' olmak istiyor. Serdar Burhan Kalsın, bir günde bitecek gibi değil, yarın da devam edeceğiz...

Siz kimsiniz?

- Adım Serdar Burhan Kalsın, 74 İstanbul doğumluyum. Varlıklı bir aileden geldim. 25 yaşına kadar aval aval gezdim, ne yapmak istediğimi bilmiyordum, sonra birden keşfettim ve hayallerimin peşinden Amerika’ya gittim...

Nedir hayaliniz?

- Ben bir 'hikaye anlatıcısı' olmak istiyorum. Ve dünyanın en güzel hikayelerini anlatmak istiyorum.

Yönetmen yani...

- Evet. Ama güzel hikayeler anlatabilmek için işi çok iyi bilmeniz gerekiyor, sette yapılan her işi. O yüzden şimdi oyunculuk yapıyorum.

Öyle bir söylüyorsunuz ki sanki figüranlık yapıyorsunuz, siz gittiniz David Zucker’in 20 milyon dolarlık yeni filminde başrol oynadınız!

- Evet. Adı American Carol. 3 Ekim’de Amerika’da vizyona girecek...

Affedersiniz ama bu nasıl oldu? David Zucker, Top Secret, Airplane, Naked Gun gibi filmlerin yönetmeni. Ne münasebetle başrol oynadınız? Neden siz?

- Zucker’le bir reklam çekiminde tanıştık, aktörlüğümü çok beğendiğini söyledi, 'Gelecek filmimde sana başrol oynatacağım' dedi. Herkes sizin gösterdiğiniz tepkiyi gösterdi: 'Hollywood palavrası. Sakın inanma!' Ama sözünde durdu. Benim bir suçum yok yani.

Bu kadar büyük bir yönetmenin filminde başrol oynamak sizin için ne ifade ediyor?

- Sürreel geliyor! Çocukken bizim evde, o ilk çıkan Sony Betamax videolardan vardı, sürekli karşısına geçer Top Secret’ı izlerdim. O kadar ki, 9 yaşında tek kelime İngilizce konuşamadığım halde, filmin her repliğini ezbere bilirdim. Zucker idolümdü! Resmen onun yüzünden bu işlere bulaştım ve kadere bak ki şimdi son filminde başrol oynuyorum.

Bizim şu anda ne yapmamız gerekiyor: a) Bu ülke seninle gurur duyuyor dememiz b) Hayret etmemiz c) Tebrik etmemiz d) Şüphelenip, bir bit yeniği peşine düşmemiz

- Bir TC vatandaşı olarak, bok atmak sizin anayasal hakkınız! Ya da 'Bu işte bir iş var' deyip ailemin Illuminati bağlantıları olup olmadığını araştırabilirsiniz. Tapınak Şövalyeleri teorisi bir işe yaramazsa, masonluğu deneyebilirsiniz ya da beni tebrik edebilirsiniz. Ama etmeseniz de olur. İnsanların bilmesini istediğim şu: Olabiliyor aslında. Azimle çalışırsan, vazgeçmezsen beceriyorsun.

Ne yani! Bir gün Oscar da alabilir misiniz?

- Neden olmasın? Teknik olarak mümkün. Ama benim kafamdaki planların Oscar’ın yanından geçmesi için 30 seneye ihtiyacım var. Kısa yoldan da alınabilir ama o zaman Türkiye’ye geri dönemem. 'Midnight Express' tadında filmler çekmeye başlarsam, ödüller daha kolay gelir. O da beni açmaz.

Filmi geriye saralım: Sinemaya nasıl ve ne münasebetle bulaştınız?

- 25 yaşına kadar İstanbul’un altını üstüne getiren biriydim. Bir yerin adresini 'Şu barın arkası, şu kulübün eski binasının yanı' diye tarif ederdim. İstanbul Erkek’den sonra İTÜ’de gıda mühendisliği okudum. Sonra Tayfun Dinçer’in yanına Set Film’e girdim. Doğru insanların yanında işe başlamak, çizgimi doğru çizmeme sebep oldu. Kalktım Amerika’ya gittim. New York Üniversitesi Tish School of Arts’ta film okudum. Yetmedi, Los Angeles Film School’da yönetmenlik ve görüntü yönetmenliği eğitimi aldım.

Aileniz peki? Onlar neyin nesi, kimin fesi...

- Babam sıfır sermayeyle iş kurmuş müthiş bir adam. Muş’tan geliyor İstanbul Üniversitesi’nde iktisat ve gazetecilik okuyor, annem de Ayvalıklı aydın bir ailenin kızı. 6 kız kardeşi var, hepsi de üniversite mezunu. Beyazıt’da üniversitenin kampusunde birbirlerine aşık olup evleniyorlar. Ben 3 erkek çocuğun en küçüğüyüm. Sorunsuz, rahat bir çocukluk geçirdim.

Pekala babanızın işinde çalışabilir, şahane bir hayat yaşayabilirdiniz. Derdiniz neydi?

- Kaşındım diyelim. Anneme sorarsanız ben delinin tekiyim. Şanslı bir çocuktum. 9 yaşında yurtdışına çıktım, 17 yaşına gelmeden de bütün Avrupa’yı gezmiştim, iki kanallı TRT yıllarında, bizim evde neredeyse bütün Avrupa kanalları vardı. Dolayısıyla dünya görüşüm erken yaşta gelişti, olaylara farklı bakan biri oldum. İstedim ki zor bir iş yapayım, eğitimini alsan da kolay kolay kimsenin yapamayacağı bir iş...

Babanızın işini yüzde 30 büyütmek sizi kesmezdi yani...

- Keserdi ama bu göreceli bir başarı olurdu. Ben, kimsenin beni tanımadığı, en yakın akrabamın 2 kıta ve 20.000 km uzakta olduğu ve tüm dünyanın içinde olmak için can attığı bir sektörde başarılı olmak istedim.

Sinemanın nesi sizi baştan çıkarıyor?

- Heyecan verici, büyüleyici ve 100 sene geçse de eskimiyor. Şu anda herhangi bir sinemaya gidip 1910’da çekilmiş bir filmin 35 milimetre printini bir makineye koysak, o filmi izleyebiliriz, bu olağanüstü değil de ne? Bir de tabii milyonlarca insana ulaşabilme, onların hayatlarına değebilme meselesi var. İki saatlik zaman diliminde, insanlar benliklerini bırakıp seninle bir maceraya çıkıyorlar, bundan daha seksi bir şey düşünemiyorum ben.

İyi bir yönetmen olabilmek için gerçekten aktörlük yapmak zorunda mı insan?

- Bence öyle. Ben bir görüntü yönetmeniyim, üstelik piyasadaki her kamerayla çalışmış bir görüntü yönetmeniyim. İki filmim Amerika’da vizyona girdi. Ama bunlar yetmez, gerçekten iyi bir yönetmen- prodüktör olmak istiyorsan, evet aktörlük de yapmak zorundasın.

Amerika’da önce ne öğrendiniz?

- Kızarmış patatesi çok yersen, nefret edersin! Bir de tabii kızarmış patates dersi kadar önemli olmasa da, asla pes etmezsen, azimle çalışır sebat edersen, bir de tilki kadar akıllı, kurt kadar güçlü, katır kadar da çalışkan olursan kim tutar seni. Ama tabii aldığın her nefeste ne olmak istediğini bileceksin. Amerika’nın o tatlı hayatına alışıp, kafası dumanlı bir yaşama kapılıp gitmeyeceksin. Ne yazık ki oraya gelip kendini değil ama amacını kaybeden çok Türk var.

Bir de dil meselesi var... İngilizce biliyoruz diye geçiniyoruz, gerçekten biliyor muyuz?

- Bildiğini zannedenlerin tamamına yakını aslında bilmiyor. İngilizce’nin anadil olarak konuşulduğu bir ülkede epey bir zaman geçirmemişseniz, 'Orta derecenin üstünde İngilizce biliyorum' deyin ama 'İngilizce biliyorum' demeyin. Yaşlı siyah bir kadınla telefonda konuşamıyorsanız, iki genç geyik yaparken araya girip iki espri de siz patlatamıyorsanız, radyodaki rap şarkıları ilk duyduğunuzda yüzde 70’ini anlamıyorsanız, İngilizceniz iyi değildir. Ama tabii şu var, aksanınız kimsenin umurumda değil. Çünkü orada aksansız insan yok. Lost dizisindeki Sawyer’in İngilizcesi’yle Sayid’in İngilizcesi apayrı ama Amerika buna bakmıyor. Önemli olan dile hakim olmanız ve senaryoda önünüze gelen cümleleri doğru şekilde tonlamanız...

11 Eylül, Amerika’daki hayatınızı nasıl etkiledi?

- Ben California’da yaşıyorum, sokakta pek bir şey hissetmiyorum, hayat eskisi gibi sürüp gidiyor. Ama devletle olan işler, tam anlamıyla müşteri kaçırma moduna döndü. En ufak bir kağıt işinde bile ayak sürtmeler, 'Bir açık bulur muyuz?' diye ıcığına cıcığına kadar aramalar, kabus yani. Ama kariyer olarak soruyorsan, kariyerim fevkalade iyi etkilendi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Alman, Vietnam’dan sonra da Vietkong filmlerinin çekildiğini bildiğim için dedim ki 'Şimdi sıra Ortadoğu temalı filmlerde...' Yanılmamışım. Sakal uzatmam ile aranan bir aktör olmam aynı zamanlara düşer!

AMERİKA’DA BİR TÜRK STAR OLABİLİR Mİ?

Çok zor. Amerika’da 36 milyon siyah Amerikalı ve 45 milyon Latin Amerika kökenli (Hispanik) var. Tam da bu yüzden filmlerde siyah cumhurbaşkanı ya da Hispanik belediye başkanı tiplemelerine rastlıyoruz. Her şeyin bir sebebi, pazarı ve alıcısı var. Henüz bir Türk star olamaz çünkü sadece 100 bin Türk yaşıyor Amerika’da. Doğru dürüst bir pazar yok yani.

Hollywood diyor ki: Sen önce kendini oyna!

Siz Ortadoğu temalı filmlerde mi yönetmenlerin akıllarına geliyorsunuz? Yani sadece Afgan rollerinde mi sizi izleyebileceğiz...

- Amerika’da etnik azınlığa ait olan aktörler, ilk başta kendi orijinlerine yakın rollerde kendilerini kanıtlıyorlar, ondan sonra 'blockbuster' denen büyük filmlerde rol alabiliyorlar. Yani Hollywood diyor ki: 'Sen önce kendini oyna. Bana bir filmi başından sonuna kadar taşıyabilecek iyi bir aktör olduğunu kanıtla, ondan sonra ben sana etnik yapın dışında roller vereyim.' Etnik kökeni beyaz olmayan büyük aktörlere bakın, hepsi kariyerlerine etnik yapılarına yakın roller oynayarak başlamışlardır. Sanırım bir tek Türkiye’de kendini kanıtlamamış aktörlere zart diye baş rol veriyorlar. Bu tabii 3 aylığına Amerika’ya tatile gelen ya da sevgilisiyle Hollywood’da takılıp geri dönen Türk oyuncuların neden başarısız olduğunu da açıklıyor. Burada hiçbir şey küt diye olmuyor...

Öyleyse sizin şimdilik bir romantik komedide başrol oynama şansınız yok...

- Romantik komedi, Amerika’da tam bir formül filmidir. Amerikalı çiftler, cuma akşamı yemekten sonra gidip izlesinler diye çekilir. Formül bellidir: Aşık olunur, sonra ayrılırlar son sahnede biri pişman olur, yeniden bir araya gelirler. Sıradan Amerikalı, ne zaman 90 dakika bir Türk’ü görmek ve ona aşık olmuş bir Amerikalı kızı seyretmek isterse, ben de o zaman bir romantik komedide esas oğlanı oynayabilirim. Yakın zamanda da böyle bir şeyin mümkün olabileceğini zannetmiyorum.

Gerçekten herkes aktör olup kapağı Hollywood’a mı atmak istiyor?

- Aynen öyle. Amerika’nın nüfusu 300 milyon. Neredeyse lise ve üniversitelerin 'En güzel kız ve erkek' seçilmiş bütün öğrencileri, hayatlarının en az 3- 4 senesini Los Angeles’ta şanslarını deneyerek geçiriyorlar. Şehirde her gün 300 bine yakın aktör rol kapmak için kendini paralıyor. Her gelen 100 aktörden sadece biri, para kazanacağı bir rol kapabiliyor. Yine o 100 taneden sadece biri, eline böyle bir fırsatı ikinci kez geçirebiliyor. Ve yine o 100 kişiden sadece 5’i hayatının geri kalanını film işinden kazanabiliyor. Zor yani.

Bir an durup, 'Manyak mıyım Hollywood’da işim ne?' dediğiniz olmuyor mu?

- Hemen hemen her sabah!

Peki bu 9 yıl içinde ne bedeller ödediniz?

- Ooooo bitmedi ki, hálá ödüyorum. Amcamı kaybettim, gelemedim. Annem sağlık sorunları yaşamış, ölümlerden dönmüş, benim haberim bile olmadı, saklamışlar. İhtiyaçları olduğunda sevdiklerimin yanında olamadım yani. Yeğenlerim bensiz büyüdü. Şu an bekar olmam da muhtemelen bu yüzden. Başka? Fener’in 4 şampiyonluğunu kaçırdım, 6-0 galip geldiğimiz maçı izleyemedim, daha ne olsun!

Sevgili yok mu sevgili...

- Amerikalı sevgililerim oldu, Türk de oldu, yürütemedik. Bu sektörde düzenli bir ilişki yürütmek zor.

Yalnız mı yaşıyorsunuz?

- Amerika’da evet. Burada ailem bırakmıyor, onlarlayım. Neden sordun? Bana yakıştırdığın biri mi var?

Anladık iyi bir görüntü yönetmenisiniz, iyi de bir oyuncusunuz ama bir kadın sizi neden beğensin?

- Şoförlere, garsonlara, temizlikçilere insan gibi davranırım. Hatam olursa özür dilerim. Sınıf ayrımına inanmam. İyi kalpliyim. Güldürürüm bir de... Yetmez mi?

Bugüne kadar hangi yönetmenlerle ve oyuncularla çalıştınız?

Steven Baldwin, Eric Roberts, Kelsey Grammer, Leslie Nielsen, Tom Hanks, F Gary Gray, Steven Spielberg, David Zucker, John Travolta, Heather Locklear, Vince Vaughn, Harvey Keitel, Dwayne Johnson, Al Pacino, John Voight, Gary Busey... Bunlar çalıştıklarım. Bir de tanıştıklarım var ki görgüsüzlük olacak, onları söylemeyeyim!
Ayşe Arman-Hürriyet Pazar
YASAL UYARI: İçeriğin kopyalanması yasaktır. İçerik, sadece gecce’ye link verilerek kullanılabilir.Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.

Bunlarda ilginizi çekebilir: