KIVANÇ HAKKINDA İLK KEZ BU KADAR NET KONUŞTU!

Mekan Akaretler’deki Pastarito. Karşımda Beren Saat oturuyor. Porselen tenli, güzel gözlü, biraz sıkıntılı da olsa yüzünden gülümsemeyi eksik etmeyen bir kadın... Ben soruyorum, o cevaplıyor ama her cevap zorla çıkıyor sanki ağzından.

Magazin

KIVANÇ HAKKINDA İLK KEZ BU KADAR NET KONUŞTU! Aşırı medyatik olmanın, her gün kendini Bihter olarak bir başka habere konu olmuş görmenin rahatsızlığı, Beren Saat’in söyleşide iki düşünüp bir konuşmasına, her bir kelimesini kılı kırk yararak seçmesine neden oluyor.

Henüz 25 yaşında, beş yıldır da hayatımızda. Özellikle “Aşk-ı Memnu”dan sonra neredeyse her gün başka bir gazetenin manşetinde. Çok ünlü, çok da güzel... Dağıtmak için iki ana neden elinde yani. Ama onu hiç dağıtmış görmedik. Bunda “ruhunun yaşından büyük” olmasının da etkisi var, yeni yeni ünlendiği sıralarda sevgilisini trafik kazasında kaybetmenin attığı tokatın da...

Söyleşiden sonra fotoğraf çekimi için Al Jamal’e gittiğimizde de bu mesafeli ve temkinli hali daha çok ortaya çıktı. Ne çok neşeli görünmek istiyordu ne de çok rahat... Çünkü böyle görünmesinin 11 Aralık’ta vizyona girecek ikinci filmi “Gecenin Kanatları”na zarar vermesinden korkuyordu.

Filmde -artık sağır sultanın bile duyduğu gibi- bir canlı bombayı canlandırıyor Saat.

Gerçi biz başrollerini Beren Saat, Murat Ünalmış, Erkan Petekkaya ve Yavuz Bingöl’ün oynadıkları, senaryosu Mahsun Kırmızıgül imzalı, Serdar Akar’ın yönettiği filme Beren Saat’in çıplak sırtıyla merhaba dedik. Bir de “Bihter canlı bomba oldu” başlıklarıyla...

“Gecenin Kanatları”nda

12 Eylül döneminde annesiyle babasını öldüren bir polis memurunun (ki sonradan bakan oluyor bu adam) peşine düşüp kendi üzerine bağladığı bombalarla onu öldürmeyi planlayan Gece adında bir kadını oynuyor Saat. Ancak sonra bir adama aşık oluyor ve yaşamak ağır basıyor, öldürmekten de vazgeçiyor.

Beren Saat ile “Aşk-ı Memnu” çekimlerinin tatil olduğu çarşamba günü buluştuk. Bu, haliyle her randevunun, her işin art arda sıralandığı, kelimenin tam anlamıyla “dokuz ayın bir araya geldiği çarşamba”. Bir randevudan gelip bir başka randevuya yetişti bizim buluşmadan sonra. Ama sakin sakin, telaşsız... Evet, galiba onu en iyi anlatan kelime bu: telaşsız...

“Gecenin Kanatları” sevişme sahnesiyle gündeme geldi. Bu konuda yaptığınız işin sahiplerine kırgınlık duyuyor musunuz?
Bununla ilgili geçen sene “Güz Sancısı”nın galasında tepkimi dile getirdim, “Zavallı bir durum” dedim. Kızdılar bana. Aynı şeyleri tekrar etmeye gerek yok. Kadın olmanın hissiyatı çok belli. Ne diyeyim ki başka?

Çalışırken hangi yöntem işler sizde? Sırtınızın sıvazlanmasını mı istersiniz, ikna edilmek mi, zorlanmak mı?
Dürüst olunmasını isterim.

Dürüstlükten kastınız ne?
Art niyetsiz olduğunu bilmek. Kadınların görsel bir meta olarak pazarlanmasına dair birtakım kaygılar hepimizde var. Bu anlamda yönetmenin benden almak istediği şey gerçekten gerekliyse, kastettiğim böyle bir dürüstlük. O zaman yönetmen bana her şeyi yaptırabilir çünkü benim işim onu mutlu etmek.

“Rollerimi kabul ederken hep sezgilerimle karar verdim”

“Gecenin Kanatları”nda rolü çıkarırken Gece’ye nasıl bir yaşam öyküsü biçtiniz?
Filmin başında çocukluğunu görüyoruz, sonunda da eylemi. Bunu Serdar Akar’la uzun uzun konuştuk. Net bir bilgimiz olmamakla birlikte, onun birtakım akrabaları tarafından büyütüldüğünü varsaydık. İntikam duygusunu bu kadar köpürtüp kendi hayatından vazgeçmesinde belki de kardeş ve anne-baba sevgisini çok fazla yaşayamaması var. Gece’nin pek fazla sevgi gören biri olmadığını varsaydık hep. Canlı bomba eylemlerini araştırırken şöyle bir sonuca vardım. Bu eylemi insanlara inanç üstünden yaptırıyorlar. Fakat Gece’de böyle bir durum yok, o bilgiye erişmiş biri. Yaptığı eylemin doğruluğuna inanıyor ve bunu hür iradesiyle seçiyor.

Birisinden intikam almak isteyen çeker vurur, bıçakla saldırır. Gece neden canlı bomba?
Yöntem itibarıyla terörist duran kısım bu. Gece bu eylemi bir yandan da annesiyle babasının inandığı, belki de bir zamanlar üyesi olduğu örgüt uğruna ses getirmek amacıyla yapıyor. Filmin içinde örgütte de bu eylem biçiminin sürekli tartışıldığını görüyoruz. Bir yanda örgütün güç kaybettiğini ve ses getirecek bir eylem yapılması gerektiğini söyleyenler var, diğer yanda da bunun aslında terörist bir eylem biçimi olduğunu söyleyip karşı çıkanlar... Filmin bütününde örgüt ve eylem sahneleri az kalıyor. Biz aslında daha kişisel bir süreci ve aşkın intikam duygusunu nasıl erittiğini görüyoruz.

Bir rol önünüze geldiğinde nasıl çalışırsınız, nereden başlarsınız?
Başlangıç noktam her zaman kendi duygularım. Bugüne kadar oynadığım bütün kadınları sezgilerimle buldum. Kabul edip etmeme sürecinde de kararlarımı hep sezgisel verdim. Ve fakat “Güz Sancısı”nda da, “Aşk-ı Memnu”da da elimde kılavuz bir roman vardı. Ama “Gecenin Kanatları”nda böyle bir bilgi yoktu. Canlı bomba eylemleriyle ilgili araştırmalar yaptım. Senaryoyu okudum ve Serdar Akar’la görüştükten sonra canlı bombayı oynamaya ikna oldum. Araştırma yapmaya başladığımda karşıma patlamış canlı bombaların bağırsakları etrafa dağılmış fotoğrafları çıktı. Eylemi yapamamış, vazgeçmiş ya da fark edilmiş bombaların hapishaneden yazdığı mektupları okudum.

“Danıştığım iki yönetmen ‘Araştırma yapma’ dedi”

Kimseye danıştınız mı?
Fikirlerine çok güvendiğim iki yönetmenle bunu konuşup bu araştırmalardan bahsederken, ikisi de ağız birliği etmişçesine “Bence yanlış yoldasın, kendinden yola çık” dediler. O anda bütün araştırmaları bıraktım ve çok doğru bir yol gösterdiklerini fark ettim.

Neden doğru yol bu?
Ortada metodolojik olarak yetiştirilmiş bir terörist yok. Annesi ve babasını kaybetmiş olmaktan sorumlu birine hırslanmış ve hayattaki bütün duygularından vazgeçmiş, hiç aşk yaşamamış, belki gerçek bir dostluk kurmamış bir kızın hayatı bu. Ve evet, buna insan sadece kendinden yola çıkarak erişebilir gibi geldi.

Sezgileriniz ne dedi de “Gecenin Kanatları”nda oynadınız?
Baktığınızda bu iyi bir senaryo diyebiliyorsunuz. Ama oyuncu hiçbir zaman onun iyi film olup olamayacağını bilemez. Sezgilerimden yola çıkarak “Ben bu alanda dans edebilirim” diyebiliyorum ancak.

“İnsan öldürecek kadar nefret etme duygusunu bulmak için çok derinlere kazı yapmam gerekti”

Sezgilerle yola çıktığında oyuncu filme başlarken risk mi alıyor?
Tabii ki. Bihter’de de aynı süreci yaşadım. Bihter’in şu anki haline geleceğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Bir sene önce “Beren’den Bihter olur mu, seksi kadın olur mu?” diye bağırınıyordu herkes. Bugün öyle bir şey oldu ki, Bihter Beren’i de yuttu. İnsanlar şu an benim Bihter olduğumu zannediyor ve sunuluş biçimim buna döndü. Ama başka bir şey oynadığımda da ona dönecek. Ben de bu belleksizliğe güveniyorum. Bir anlamda güzel bu konuşulanlar. Bir kadın yaratıyorsun, üstelik sen bunu yapamazsın diyenlere rağmen ve bir bakıyorsun o kadın insanları peşinden sürüklüyor. Evet ne güzel, onu ben yaptım diyorsun!

Kendi içinizde bu rolü oluşturacak ne buldunuz?
Ben hayatta nefret ederim cümlesini bile kullanmıyorum, bunu fark ettim. Her karakter yaratış süreci, insanın kendi koridorlarında çıktığı geziler aslında. İnsan öldürecek kadar nefret etme duygusu, benim için çok derinlere kazı yapmam gereken bir şeydi ve bunu hayal etmeye çalıştım. Hayal ederek, içimde bulduğum ufacık öfkeleri büyüterek...

“Bihter’in tecrübeleri Beren’i de büyütüyor”

Bihter de, Gece de birer anti-kahraman... Oynadığınız karakterleri ne olursa olsun sever ve korur musunuz?
Tabii ki. Çünkü nihayetinde hepsi benim bir parçam. Sevmemek imkansız. Bir tür sahiplenme ve koruma güdüsü oluyor. Benim için bu işin başka bir metodu yok. Kendimi hayal edemeyeceğim durumların içinde tanımadığım yönlerimi buluyorum. Sonuç olarak oynadığım her kadın aslında Beren’i yaratıyor. Bihter’in içinde bulunduğu durumları oturup düşünmem ama insan önüne geldiğinde düşünüyor. Dün mesela bir sahne çektik, birkaç hafta sonra yayımlanacak bir bölüm. Bir histeri krizi oynadım ve o benim bütün günümü etkiledi. Uykumu, fiziksel tepkilerimi, kimyamı değiştirdi. Ve ben hayatımda yaşamadığım bir şeyi Bihter üstünden yaşadım. Bu tecrübeler sonuçta Beren’i büyütüyor.

“Kıvanç’la karı-kocayı oynasak sevişme sahnesi bu kadar çok ilgi çekmezdi”
Ünlü olduğunuzu ilk ne zaman anladınız?
Sokakta insanlar bakmaya başladığı zaman. Bir süre tuhaf bir “Bunlar şimdi niye bakıyor?” süreci yaşadım. İnsan üstüne başına falan bakıyor, bir şey mi var da bakıyorlar diye. Sonrasında “Aaa evet, demek ki tanıdıkları için bakıyorlar” diye bir hoşluk süreci geldi. Sonra da tamamen içime kapandım.

Özellikle Bihter’de ıncık cıncık ettiler sizi. Topuklularla yürüyemiyor lafı mesela...
Topuklu ayakkabıyla dağınık yürüyorum evet. Herkes bunu söylüyor. Tamam anladık. Bunu 2001’inci kez söyleyen insan 2000’inciden farklı bir etki yaratmış olmuyor. Çok söylenen şeyleri insan bir süre sonra duymamaya başlıyor.

“Kıvanç’ınki erkeklerin korkularını hortlatan bir karakter”

Bihter rolü size farklı bir yük getirdi sanki...
Bihter’in çok daha sert sinir krizleri geçirdiği, evin çalışanlarına saçmasapan davrandığı, kıskançlıktan delirdiği, ki bundan sonrasında daha da kötüleşeceği birtakım süreçler var ve bunu televizyonda oynadığında insanlar onu seninle karıştırıyor. Ben biliyorum ki oyuncular böyle riskleri almak istemiyor. Çünkü oynadığınız şeylerden ister istemez sizi de tanıyor seyirci. Bazı oyuncular o görünmeyen karanlık yanlarının ortaya döküleceğinden korkarlar. Bugün geldiğimiz noktada herkes Bihter’i oynamak ister. Çünkü tahminimizin çok üstünde bir popülarite sağlandı. Ama senaryoyu ellerine aldıklarında bayıla bayıla, tedirginlik yaşamadan isterler miydi bilmiyorum.

Rolü 1976’da oynayan Müjde Ar da “cesur oyuncu” olarak kaldı zaten...
Bir eşik var ve siz oradan geçiyorsunuz. Romanın yazıldığı yıl için de Bihter çok cesur bir karakter. Ben bir gün bile bu sahneyi çekmesek mi, o elbiseyi giymesem mi gibi bir şey demedim. Hayatımda Bihter kadar dekolte giymedim çünkü çift dekoltenin avam olduğunu düşünürüm. Onun kadar çok makyaj yapmam. Onun gibi davranmam. Ama Bihter’i oynamayı seviyorum. Çünkü o edebiyatın çok özel bir kadın karakteri. Ve her uyarlamasında ortalığı bir şekilde salladı.

Erkekler çok mesafeli “Aşk-ı Memnu”ya...
Geçenlerde setteyken yanımızdan geçen bir kamyon şoförü arabayı durdurdu, “Diziyi evde yasakladım” dedi. Bir yandan da Behlül erkeklerin korkularını hortlatan bir karakter galiba. Biz Kıvanç’la karı-koca oynayıp sevişme sahnesi çeksek bu kadar etki yaratmayabilirdi. Yasak bir alanda yasak bir ilişki olduğu için böyle. Sonuçta Kıvanç da hayal edilebilecek güzellikte bir erkek. Bu da erkeklerin korkularını hortlatıyor.

“Hayatımda Bihter kadar dekolte giymedim çünkü çift dekoltenin avam olduğunu düşünürüm””

Erkek arkadaşı Efe’nin ölümü hakkında: “Bu kayıp beni akıllandırdı. Ölümle barışık olmak, korkuyu yenmek hayatı kolaylaştırıyor”

Okullu değilsiniz diye sizi oyuncu olarak görmeyenler oldu mu?
Bu muhtemelen bir ömür olacak. İlk zamanlar çok üzüldüm. Bilgi her zaman çok önemlidir, ama yaratmak da sezgiseldir. Keşke hayatımı istediğim gibi yönlendirebilseydim ve sanat eğitimi almış olsaydım.

“Bazı anlarda kaderci düşünüyorum”

Size engel olan neydi?
Hani aileler ufak ufak, sanki kendi seçiminmiş gibi duran başka konuşmalarla yönlendirir ya seni... Öyle bir şey. Bazen aileler çok demokratik bir şekilde sanki sana seçim hakkı veriyormuş gibi görünse de, bilinçaltına yavaş yavaş seçimlerini yerleştiriyor. Çocukluğumdan beri hep bir şekilde sahne üstünde oldum oysa ki... 5-6 yaşındaki fotoğraflarımda bile sahnedeyim. TED’de okurken de müzikallerde oynadım. Bunlar insanın içinden çıkmıyor. Bir şekilde de kendimi denedim aslında. Yazarak, resim yaparak... Üniversitede işletme okuyordum ama Güzel Sanatlar’dan da resim dersi alıyordum.

Niye tiyatro okuluna değil de “Türkiye’nin Yıldızları” yarışmasına gittiniz?
Yaş itibarıyla konservatuvar şansımı yavaş yavaş kaybettiğim zamanlardı. Yarışmaya nasıl gittim bilmiyorum. Erkek arkadaşım Efe “Hadi gidelim” deyip götürdü beni. Bazı anlarda kaderci de düşünüyorum, Tanrı kendini tesadüflerle hatırlatırmış diye de bir laf var ya. Yarışmaya girme sürecinde mesela bana telefon etmeyi unuttular, elemeyi geçtiğimi haber vermediler. Ben de elendim diye kös kös otururken Efe inat etti gitti. Beni listeye yazmayı da unuttular. Vazgeçtiğimde hayatın beni bir şekilde zorladığı anlar da var.

“Altı aydır sürekli şiir yazıyorum”

Yarışma akabinde erkek arkadaşınız Efe’yi trafik kazasında kaybettiniz. Bu kayıp sizi nasıl dönüştürdü?
Çok akıllandırdı. Bir cümleye indirgeyebileceğim bir şey değil. Ölümle barışık olmak, korkuyu yenmek galiba insan bütün hayatını bir şekilde kolaylaştırıyor. Çünkü “Ne olabilir ki en fazla?” diyorsun. Hele ki Efe’den sonra başka bir aşk ilişkisine girerken böyle korkuları tamamen kaybettim. Ne olabilir ki en fazla?

Kaybetme korkusunu mu kaybettiniz?
Hayır, aslında sevdiklerini kaybetme korkusu hortluyor. Ve onun eğitilmesi, ehlileştirilmesi gerekiyor. Bir yandan da cesaretlendiriyor. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorum. Ben bu ünlenme serüvenimin en başında bunu yaşamasaydım, başka biri olurdum. Çizgim başka olurdu. Başka davranırdım.

Yazıyordum dediniz, ne yazıyorsunuz?
Şiirin kendimi asla ifade edemediğim bir tür olduğunu zannederken, son altı aydır kelimeler kafamdan aşağı dökülüyor. Günlük tutarım hep. Günlüklerimi oynarken de malzemeye dönüştürdüm. Bir süre sonra o yazdıklarım ufak öykülere, denemelere dönüştü. Şimdi de hayatımda ilk kez şiir yazıyorum.

“Okulda bana Güzin Abla derlerdi”

Bir gün basılacak mı bunlar?
Bilmiyorum. Cahil cesaretiyle davranmak istemiyorum. Çok yakınlarıma gösteriyorum ancak. Benim çok dar, gittikçe sadeleşen bir sosyal çevrem var. Onlarla paylaşıyorum.

Hep böyle miydi?
Daha kalabalıktı, günden güne sadeleşiyor. Kendi kendini eliyor insanlar, ben bir şey yapmıyorum. Yıllar önce birlikte çok vakit geçirdiğim birilerine bakıyorum, artık dertlerimiz aynı değil. O görüşmeler seyrekleşiyor gitgide.

Oyunculuk belli bir yaşam biçimini dayatan bir meslek. Siz çok hızlı ünlü oldunuz. Nasıl başa çıkıyorsunuz?
Gözledim galiba... Hem “Ben ne istiyorum?”u sordum kendime hem de “Nasıl davranırsam oraya gidebilirim?”e baktım. Başka hayat hikayelerini değerlendirdim.

Bu kadar olgun olmayı nasıl başardınız?
Olgunluktan mı bilmiyorum ama insan hayatını yönetmek zorunda.

Ruhu yaşından büyük olanlardan mısınız?
Ruhu yaşlı demeyelim ama... Evet, çocukluğumdan beri hep öyle söylerler. Ortaokul yıllığıma bile arkadaşlarım Güzin ablamız yazdılar. Bazı insanlar ailelerinde küçük şımarık kız çocuğu olabiliyor, çünkü
o hayat onu yaşatıyor. Bazıları da daha olgun olup küçük şımarık kız çocuklarına omuz veriyor.

Hep böyle kontrollü müsünüz?
Karar almadan önce kendi kendime çok tartıştığım için sonuçlarından pişman olmuyorum. Aslında çok pişman olacağım kararlar da vermedim. Bunu yaptım ve utanç içindeyim, unutmak istiyorum dediğim bir şey yok hayatımda. Kendimi hayal kırıklığına uğratmadım yani.
milliyet-Miraç Zeynep Özkartal
YASAL UYARI: İçeriğin kopyalanması yasaktır. İçerik, sadece gecce’ye link verilerek kullanılabilir.Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.

Bunlarda ilginizi çekebilir: