Marks'tan bir muhteşem Süleyman yaratabilir misin abidin?..

Bir süre önce her Pazar, geçmişten ünlü bir yazarın, düşünürün, edebiyatçının hayatını, aşkını anlatan yazılar kaleme alıyordum...

Magazin

Marks'tan bir muhteşem Süleyman yaratabilir misin abidin?.. Bu konuda kitap karıştırır, belgeleri inceler, araştırmalar yaparken, gözüm eski ve çok bildik bir tanıdığa gitti...

Elimdeki kitaplardan birinde, sayfalarca Karl Marks‘ın özel hayatı anlatılıyordu...

Büyük dramlar yaşamış, sürgünlerden sürgün beğenmek zorunda kalmıştı Marksizmin ve bilimsel sosyalizmin kuramcısı bu büyük filozof...

Her gittiği Avrupa ülkesinden bir süre sonra ayrılmak zorunda kalmış, maddi olarak güç duruma düştüğünden ailesini nasıl geçindireceğini bilememişti...

Sosyalizmin kuramcısının hayatı onun teorilerinin izinde, bir asırdan fazladır mücadele eden tüm dünya devrimcileri gibi, oldukça meşakkatli, acı ve sürgün dolu bir mecrada geçmişti...

***


Ancak Karl Marks’ın hayatının bir de üstü hafif örtülen trajedik bir tarafı da vardı...

Karl Marks eşiyle ve çocuklarıyla birlikte oturdukları evde, çocuklarına bakan öteki kadınla “istemediği bir ilişkiye” giriyor, sonra bu ilişkiden pişman olarak “karısından özür diliyordu...”

Ne ki, hayatının bu döneminde evdeki diğer kadınla kurduğu ilişkiden bir çocuğu oluyordu...

Sosyalizmin kurucusuna o günlerde saldırılar gırla gittiğinden ve onu “linç etmek için sırada beklediklerinden” Marks kendi evlilik ve istem dışı çocuğunun velayetini yakın dostu Engels‘e aldırıyordu...

Böylece kendilerini ve sosyalizmi linç etmeye yönelik saldırıların önüne geçmeye çalışmıştı iki kadim dost...

***


Karl Marks’ı yazarken hayatın gerçeklerinden kaçamazdım...

Olayları kendi istediğim biçimde, değiştirerek, manipüle ederek, kutsallaştırarak, ya da yok farz ederek hayatı anlatamazdım...

Fakat önümde iki yol vardı...

Marks’ın evin içinde öteki kadınla yaşadığı ilişkiyi büyütmek ya da olduğu gibi vermek...

Sadece bu ilişkiye odaklansam, yasak aşkın önünü arkasını, gelmişini geçmişini doğan çocuğu, yaşanan skandalı, karısını, duygularını, ettiği özrü, ailenin bu olaydan yaşadığı trajediye odaklansam, Muhteşem Süleyman gibi bir dizi çıkabilirdi Marks‘tan...

***


Elim gitmedi böyle bir olayı büyütüp, yazının başlığından köpürtmeyi...

Elimin gitmemesinin nedeni, kendimi bir Marksist teorisyen olarak addetmem değildi...

Gençliğimde onun estirdiği teorik rüzgarlarından etkilenmiş olmam da esas neden değildi...

Neden şuydu;

Karl Marks’ı evin içindeki öteki ilişkiyle anlatan bir yazı, Marks‘ı anlatır gibi görünse de Marks’ı anlatmazdı...

Karl Marks gerçeği, karısının dışında, evdeki diğer kadınla yasak ilişki kuran ve ondan çocuk yapan bir adamın gerçeği değildi...

Karl Marks gerçeği, bir asırdan fazla bir süredir, dünyayı etkilemiş en önemli tarihi düşünürlerden birinin gerçeğiydi...

Dünyada milyarca insanın kaderini değiştiren, Sovyetler Birliği’ni, Çin’i, Küba’yı, tüm Doğu Avrupa’yı ve dünyanın dört bir tarafındaki küçük büyük bütün ülkeleri derinden etkileyen, bir insanın hayatını “evindeki öteki kadından doğan çocukla“ özdeşleştirseydiniz, o insana ve tarihe çok ayıp etmiş olurdunuz...

Elimin gitmemesinin nedeni buydu...

Haksızlık edemezdim ne o insana ne de tarihe karşı...

***


Evindeki ilişkisi gerçek değil miydi?..

Evet gerçekti...

Karl Marks’ın gerçeği değil miydi?..

Evet Karl Marks’ın gerçeğiydi...

Ne ki, o gerçek Karl Marks’ın gerçeği olsa da bir “Karl Marks gerçeği” değildi...

Karl Marks’ı sadece bu ve benzeri olayları köpürterek anlatmak, tarihe ve o insanın yaşadıklarına büyük saygısızlıktı...

O insanı kendi yalın gerçeğinden kopartarak, “çarpıtılmış bir seks ve aşk düşkünü kişilik” haline getirebilirdiniz...

Bunu yaparken de, yasaların ve hukukun boşluklarından yararlanarak, “Ben bir şey yapmadım... Karl Marks hakkında özgün bir yapıt ürettim... Üstelik anlattığım olaylar da gerçek...” diyebilirdiniz...

Yasalara ya da insanlara karşı kurnazlık yapar gözükebilirsiniz...

Fakat hayata ve evrene karşı kurnazlık yapılamayacağını öğreneli çok oldu...

Bu mesele, “Keyfimin kahyası mısın, ister onu seyrederim ister başkasını” meselesi değildir...

Bu mesele bir başka insanın yaşadığı hayata, o hayatta taşıdığı isme ve tarihin üzerimizdeki sorumululuğuna karşı bir hakaret anlamını taşır...

***


Gazi Mustafa Kemal’in hayatını sadece kadınlarla ilişkileri, dans ettiği kadınlarla yakınlaşmaları, askerlerle güreş tutmasına Latife Hanım’ın tepkisiyle bakmak, Mustafa Kemal’in kişiliğine ne kadar ağır bir saygısızlık olacaksa, onu bunlarla anlatmak, hayatı ne kadar nakıs ve çarpıtılmış kılacaksa; Kanuni‘nin hayatını da bu kadar şehvetle köpürterek çiğnemek o derece büyük bir saygısızlıktır...

Tayyip Erdoğan’ın nedan Gazi Mustafa Kemal’den daha fazla Kanuni konusunda hassas olduğunu sorgulayabilirsiniz...

Fakat bu sorgulamayı yapabilmek için Kanuni‘nin kişilik haklarını, tarihsel itibarını, Gazi Mustafa Kemal kadar düşünmemiz elzemdir...

Bana gelince;

Mustafa Kemal’i ya da Karl Marks’ı “Brezilya dizisi haline getiremeyen vicdanım, Kanuni için de haksızlığa gitmez...”

Mesele Başbakan’dan yana ya da ona karşı olmak değil...

Mesele; Kendi kişisel, sınıfsal, milli ya da fikri ecdadına reva görmediğin muameleyi, başkalarının “ecdad” saydıklarına yapılınca mazur göstermemesini bilebilmek...

Bunu bir “özgürlükler meselesi” olarak sunma ucuzluğuna ve aculluğuna düşmemek...

Empati yoksunluğu, sahtekar bir özgürlük mücadelesi yanılsaması ve ahlaki olgunluktan yoksun bir Cahiliye Dönemi hilekarlığı...

Tüm bunlara kısaca “Yarım porsiyon aydınlık” da diyebiliriz...

*****


SAKİN VE KISIK SESİ DUYABİLMEK...

“Quaker’ların, ‘sakin ve kısık iç ses’ dediği kişisel bilgelik kaynağımız olan içsel rehberimizi duymazdan gelmek çok kolaydır...

Ancak çevremizdeki dünya; kendi dayatmalarına uymamız için bize baskı uygularken, kendi ritmimizle yürümek genelikle zordur...

Ancak aradığımız doyum ve mutluluğu bulmak için onlara en çok ihtiyaç duyduğunuz anda size gelen hisleri dinlemelisiniz...”

Robin Sharma...

***


Üç gündür, yaşamış bir insanın hayatını yıllar sonra kendi istediğiniz ve o günkü çıkarlarınızça uygun gelen yönde değiştirmenin, o insana, hayata, insana ve evrene haksızlık olacağını yazıyorum...

Rabin Sharma’nın belirttiği ruhumdan gelen “sakin ve kısık ses” böyle söylememi istiyor...

Herkes “gerçeklerin ticari çıkarlar için kurnazca çarpıtılmasını özgürlük kisvesinde savunurken”, benim içimden gelen kısık ses, ne Kanuni‘ye, ne Mustafa Kemal’e, ne Marks‘a ‘kendi kişiliğinin dışında çarpıtılmış anlamlar yüklenmemesi gerektiğini’ söylüyor...

***


Çok basit bir nedeni var böyle düşünmemin...

Hepimizin hayat mecrası sayısız ilişkiler, sevgiler, dostluklar, düşmanlıklar, aşklar ve kırgınlıklarla geçiyor...

Hayat mecramız bunların hepsinin toplamında, kendi kimyamız ve koordinatlarımızla belirlenen kişiliğimizin üzerinde şekilleniyor...

Bu her isteyenin üzerinden yıllar geçtikten sonra, eğip bükebileceği, istediği şekilde olayları büyütüp küçülteceği, karakter suikasti yapıp itibarsızlaştıracağı ya da şehveti ve seksi kullanarak sıradanlaştıracağı bir şey değil...

Bunu bilmeden yapmaya haksızlık denebilir...

Fakat günlük kişisel ticari çıkarlar için, bilerek ve taamüden yapmak haksızlıktır ve günahtır...

Yasal olarak suç mu değil mi beni ilgilendirmiyor...

İçimden gelen sakin ve kısık ses, “buna bütün ruhunla karşı çık” diyor...

Yapmaya çalıştığım o...
YASAL UYARI: İçeriğin kopyalanması yasaktır. İçerik, sadece gecce’ye link verilerek kullanılabilir.Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.

Bunlarda ilginizi çekebilir: