Özkan Uğur'un sanatla dolu mutlu ailesi

Müzisyen, besteci, solist, jüri üyesi, tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu. Reklam filmlerinin vazgeçilmez sesi: Özkan Uğur. Dansçı koreograf, resim yapıyor, mücevher tasarlıyor ve şarkı sözü de yazıyor: Aysun Aslan Uğur. Aysun ve Özkan’ın biricik oğulları, bu yazı ile onu tanıyacak ve çok seveceksiniz: Alişan Uğur. Uğur Ailesi, evlerinin kapısını Ses Dergisi için açtı.

Magazin

Özkan Uğur'un sanatla dolu mutlu ailesi ‘O Ses Türkiye’ sona erdi… Hayatınızda hiç bu kadar çeşitli müzik dinlediğiniz zaman var mı?

Özkan: Offf hayatımda dinlemedim… Düşünsene bizim takımda 50 kişi var Hadise, Gökhan ve Ebru’da da 50’şer kişi yani 200 değişik şarkı. Hayatımda hiç bu kadar arabesk, türkü, Türkçe rock, rap, Batı müziği, funky dinlemedim. Doğru şarkıcıya doğru şarkıyı vermek çok önemli… Türünün dışında bazen başka şarkılar veriyorsun ama onları iyi canlandıramıyorlar.

Peki, yarışmacılarla ilgili ne gibi düşünceleriniz var?

Özkan: Yarışmalarda takımda elenen birkaç yarışmacı arkadaşımızla beraber konserlerden önce onları sahneye çıkarıp bizim şarkılarımızı söyleseler ne güzel olur değil mi? Hem onlar topluma kazandırılmış hem de daha geniş bir kitle tarafından izlenmiş olur. Bu da, bir hizmet aslında… Onları yetiştirirken bizim de öğrendiğimiz çok şey oldu.Örneğin türkülerde hoyrat nedir, biz de öğrendik dersimizi çalıştık. Bu arada sesi güzel arkadaşlarımızın bazılarını Jingle House’a yolladım. Jingle piyasasında şarkı söylemek çok önemlidir; iyi bir tecrübe kazanacaklarından eminim.


Oğlunuzla beraber az evvel piyanonun başına geçtiniz nasıl bir duygu?

Özkan: Bundan daha güzel mutluluk olabilir mi? Biz ilkokuldan beri zaten beraber çalmaya başlamıştık. Alişan, ilkokulda piyano derslerine başladı, ortaokulda devam etti ve sonra İngiltere’de konservatuar durumları... Ee sonra ne oldu? Anne de Londra’ya gitti… Ben kiminle kalacağım? İkinci eşimle… İkinci eşim kim? Kayınvalidem… Zaten beraber yaşıyorduk; değişen bir şey olmadı aslında. 50’den sonra böyle bir karar alındı, iyi karar aldık mı sence?

Çok iyi bir karar almışsınız…

Özkan: Biraz zor ama 50’den sonra ben burada onlar orada. Skype sağolsun, öyle görüştük uzun zaman. Şimdi 10 günlük bir ara veriyorum karım ve çocuğumla keyifle vakit geçireceğim. Alişan’ı da ‘Müzik’ diye yolladık ama dramacı oldu.

Film ve dizi çalışmalarınızla ilgili gelişmeler var mı?

Özkan: Film için her an bir şey patlayabilir, sürpriz! Şimdiden söylemeyelim. Diziye de biraz ara vermek istedim; çünkü O Ses Türkiye’de biraz zihinsel biraz duygusal, gözyaşlarıyla dolu anlar yaşadık; yürekler burkuldu İzzet’im. “Ne olacak eğlence programı işte” diyemiyor insan.Kısaca yoruldum; tatil yapmak istiyorum, ailemle Londra’ya gidiyorum.
“kanlı konser”

MFÖ ile yaşadığın ilginç bir anını anlatır mısın?

Özkan: Sizin de bildiğin o kanlı konser... Şöyle olmuştu şarkının finalinde ben gitarı kaldırdım. Mazhar da alta girmiş tam gitarı indirirken o da ayağa kalktı, kafasını yardım. İçeri girdik; kanı durduracaklarına tütünü kafaya basmışlar, olmaz yani… Ondan sonra Mazharcığım tetanoz aşısı olmak zorunda kaldı.

Yeni bir parça var mı?

Özkan: 1980’li yıllarda Onno Tunç tarafından yapılan bir beste var. Sezen Aksu ve MFÖ olarak bir turneye çıkmıştık. Onno Tunç bu parçayı turnede yapmıştı; sözlerde Aysel Gürel’e aitti.Ben çok etkilenmiştim, bu şarkıyı yıllar sonra mutlaka yapacağım demiştim.
Ben de bu güzel ve özel parçayı sizler için dinliyorum şu anda (müzik)

Alişan için ne söylemek istersin?

Özkan: O benim birtanem… Onunla iftihar ediyorum, gurur duyuyorum. En önemlisi iyi insan olsun ve paylaşmayı da bilsin, bütün istediğim bu… Bu arada, Haluk Bilginer’e büyük teşekkür borçluyuz. Alişan, İngiltere’ye gitmeden önce İngilizcesini ilerletmesi için çok yardımcı oldu.Orada bir monolog çalıştırmıştı ve imtihanda da onun sayesinde başarılı oldu.Kendisine sonsuz teşekkürler.


Özkan Bey dedi ki, “Böyle bir aile olduk. Ben canım kayınvalidemle yaşıyorum, Aysun’da canıyla, oğluyla yaşıyor” Fakat bu sefer uzun bir Londra kalışı oldu değil mi?

Aysun: O kadar sinir bir his ki, çıkmayacaksın denilince insanın çıkası geliyor.

Yıllarca televizyon programlarımda yer aldınız ve Turkuaz ile modern dansı ülkemizde sevdirdiniz. Yine sahneye bir şeyler koymayı düşünüyor musun?

Aysun: Evet, eskilerden derleme, bir de yeni yapacağız. Turkuaz’dan ‘Bir rüya gördüm’ kesin olacak, bir de ‘Şaman’ ile yeni bir eser üzerinde çalışıyoruz.MFÖ’nün Sude’sini de kullanacağız. Eserin ismi Na-tamam… 2011’de ilk çalışmalarını yapmıştım; bitirememiştim. 25 – 30 dakikalık bu eser için Şaman Dans Topluluğu ile çalışmalarımız sürüyor. Çünkü çok disiplinli
bir topluluk, müthiş memnun kaldım. Bizim özverimiz vardı ya Turkuaz özverisi, onu yaşattılar bana. Bir de bunun sahneleme kısmı var; neresi olsa diye kara kara düşünüyorum.
TİM, Zorlu Center PSM, Black Out gibi büyük ve güzel sahnelerimiz var.

Böylece Türkiye’ye dönüp tekrar sahnelere döneceğini bildirmiş oldunuz.

Aysun: Ben bir de nereye çok üzülüyorum biliyor musunuz? MKM sahnesi boş duruyor yıllardır. Bu arada tutan oyunların sahnede kalması çok önemli… Mesela Lüküs Hayat’ın hep sahnelenmesi sürdürülmeli.Londra’da iyi prodüksiyonlar asla kaldırılmıyor. Sefiller, 30 yıldır sürüyor; 60 yıldır sergilenen oyun bile var.

Resim çalışmaları nasıl gidiyor?Bir şeyler yapıyor musun?

Aysun: Şahane, ben boş durabilir miyim hiç… Şimdi hem resim yapıyorum hem de mücevherlerle ilgileniyorum. Londra’da açık arttırmalara giriyorum Vintage mücevherler toplayıp birbirine karıştırıyorum, öyle eğleniyorum.

Sattığınız oldu mu?

Aysun: Daha dur, 100 tane yapayım, ondan sonra…
Aysun Hanım üretim olmadan duramıyorsunuz; aynı şeyi Alişan’a da aşılamışsınız.

Aysun: Evet, evde hiç kimse boş durmaz. Ben bilmem ki bir gün televizyonun karşısına oturup ayaklarımı uzatayım.

Alişan için ne söylemek istersiniz?

Aysun: Alişan, bize hiç sorun yaşatmadı; önümüzü hiç kapamadı. Yolunu erkenden çizmenin ağırlığını da taşıdı.Alişan, pırlanta gibi bir çocuk, biz çok memnunuz.Onunla her şeyi paylaştık ve ona danışarak karar verdik. Sanatın her dalıyla ilgilenmesi çok iyi oldu.Kendini tiyatro adamı olarak bilinçli yetiştiriyor Alişan. Beş yaşındaki Roma seyahatinden de söz edelim biraz…
Alişan, o kadar küçüktü ki Sistina Chapel de Michelangelo’un resimlerini gördü. Orada Davut’un parmağı vardır, o da küçücük bir şey detay o… Sonra Alişan ile bir restorana gittik; bir tek o elin büyük resmi vardı. Alişan “Aa… Michelangelo Sistina Chapel” dedi; oradakilerde “Ay ne kadar kültürlü çocuk” dediler. Roma’dan döndük, çok komikti.

Müziğe ilginiz MFÖ’nün Rumelihisarı konserini izledikten sonra artmış.

Alişan: Gerçekten çok ufakken başladı müzik aşkı... Küçük bir davul vardı bizim evde, ona vururdum. Kendimce Pink Floyd, Deep Purple, Beatles, Rolling Stones’a davulla eşlik ederdim. Sonra küçük bir karton kutu vardı, onun üstüne çıkardım.Televizyonda orkestra şefi yerine geçer, şef ben olurdum.Küçük bir çubukla annemi, “Konser başlıyor” diye sustururdum ama karton kutu olmazsa olmaz.Televizyondaki orkestrayı ben idare ediyorum ya, sonrada her eser bittiğinde alkış alkış diyordum. Annem alkışlıyordu, ben de selam veriyordum.Daha sonra sekiz yaşında ilkokuldayken Beşiktaş Koleji’nde piyano derslerine başladım.
Yani davul aşkından sonra piyanoya geçiş oldu. Sonra ortaokulda Doğa Koleji’ne geçtim.Acarkent kampüsünde perküsyon derslerine başladım. Okay Temiz ile orada iki sene boyunca perküsyon okudum ve piyano derslerime devam ettim.

Gitarla aranız çok iyiymiş.

Alişan: Evet. Gitar Hero vardı; ben tam bir fanatiktim.Sanki profesyonelleşmiştim; en zor seviyede çalıyordum. O oyuna 12 yaşımda başlamıştım; 15 -16 yaşına kadar sürdü. 9 gitar hero oyunu vardı, çok zevkliydi. Sonra zaten oyun yapan şirket üretmeyi kesti.

O zamanlar neler çaldığınızı hatırlıyor musun?

Alişan: Jimi Hendrix ve Metalica’nın parçalarını çalarken çok keyif alırdım. İşin müzik tarafı böyle.

Anneniz sizi ilk kez sergiye götürdüğünde kaç yaşındaydınız hatırlıyor musun?

Alişan: Benim ilk sergi maceram, ilk yurt dışına çıkmamla, Roma ile oldu.

Beş yaşında müzelere gitmeye başlamışsınız.

Alişan: Çok küçüktüm, bütün müzeleri dolaşmıştık. Collesium ve Sistina Chapel’i hiç unutmuyorum.Hatırlıyorum bayağı uzun yürümüştük; inanılmaz ağrımıştı ayaklarım. Çatıdaki ve duvardaki resimler hala aklımdan çıkmıyor.Küçük boyumla yürüyordum herkesin arasında. Tavana bakıyorum, her yer resim dolu… O melek resimleri, hala rüyalarıma girer. Roma, inanılmaz güzeldi bir kez daha gitmeyi çok isterim.İtalya, zaten mükemmel, sanat dolu bir ülke.

Sanat içinde yoğrulmalar başladı. Anneden görsel sanatlar ve dans, babadan müzik…

Alişan: Zaten öyle bir kaynak vardı ki zordu bir açıdan almamak. Davulu çalarken camda kendime bakıp hemen dans ederdim.küçük bir ağaç vardı. O ağacın yaprakları çan olurdu, benim için ona vurup sonra tekrar davula dönerdim. 9 yaşlarındayken, televizyonda reklamlar çıktığında her reklamı canlandırıyordum.Reklamın altında müzik varsa müzik yapıyordum.Her reklamı satıyordum.İnanılmaz bir satıcıydım.

İngiltere’ye gitmeden Rap yarışmasına da katılmışsınız.

Alişan: Evet, Beşiktaş Koleji’nde trafik kurallarına
dikkat çekmek için yapılmış bir rap yarışmasıydı;
çeyrek finale kadar çıkmıştık.

Müzikallerin en büyük ismi Andrew Lloyd Weber’in başkan olduğu bir okula kabul edildiniz ve o okula katılan ilk yabancıydınız, bu süreç nasıl gelişti?

Alişan: Annem çok istiyormuş… Ben doğmadan önce hep çocuğumu İngiltere’de okutacağım dermiş. Ben 13 yaşında 8’inci sınftayken beni karşılarına oturttular, “Sen sanata çok yeteneklisin bunu biliyoruz. Eğer istersen Art Educational Schools’un sınavlarını deneyelim.Bu zorlu sürece varmısın?” dediler. Ben de “Evet, varım” dedim. Çünkü ben de çok istiyordum.2008 yılının 20 Ekim’inde sınava girdiğimi hatırlıyorum.Sonucu 2-3 aylık bekleme sonrasında açıklıyorlardı.Biz Türkiye’de yaşadığımızı belirttik.Ardından müdür bizi çağırdı ve okulla ilgili açıklamalar yaptı.Annem, heyecanla “Yani okula kabul edildik mi?” dedi.Müdür de, “Seneye isterseniz gelebilirsiniz” deyince dünyalar bizim oldu.Son beş yıldır annemle Londra’dayım; babam da boş zamanlarında gelip bize moral veriyor.

Bu beş yıllık süre içersinde ne gibi eğitimlerden geçtiniz?

Alişan: Klasik eğitimin yanı sıra dans ve drama dersleri aldık; film çekimi eğitimi gördük.İlerleyen zamanlarda oyunculuğa yöneldim. Örneğin, Brecht’tin eserlerini irdeleyip onunla ilgili yazılar yazdık. Finalde kendi oyunumuzu yazıp dört beş kişilik gruplar halinde sahneledik. Bunların yanı sıra müzik ve medya alanında da bizi çok iyi yetiştirdiler. Müzikte bilgisayarla kendi stilimizi seçtik. Club dance, jazz, hip hop, blues yapabiliyorsun ya da klasik müzikten Hint müziğine kadar tüm müzik türlerini öğreniyorsun. Sınavlarda da bu öğrendiklerinle ilgili soruları yanıtlıyorsun.Medyada da kısa film yapıyorsun.Bizim yaptığımız da komediydi.

Müzikalleri çok iyi bildikleri için bir müzikalde oynayacak biçimde yetiştiriyorlar; anladığım kadarıyla bir de tiyatro oyununda mı? Nasıl oluyor?

Alişan: Büyük drama okullarında lise sonda seçmeler başlıyor. Eğer oyuncu olmak istiyorsan, Royal Academy of Dramatic Arts gibi okullar seni endüstriye hazırlıyorlar. Ben de Audition’lara girdim. Royal Academy of Dramatic Art’ın Hazırlık Bölümünü kazandım ve 6 ay boyunca azırlık okudum. Sonra liseyi okuduğum okulun üniversite bölümünü yani ArtsEd (Arts Educational Schools London)’ın oyunculuk bölümünü kazandım. Orada üniversite bölümünde iki bölüm var: müzikal tiyatro ve oyunculuk. Her iki bölüm de sahneyi paylaşıyor. Şu anda oyunculuk bölümünde ikinci dönemdeyim.Biz Anton Çehov’dan Martı’yı okumaya başlayacağız. Sonra diğer grupta Vişne Bahçesi’ni oynayacağız.
Gelelim aşk meşk hayatına, onlar da hayatın başka bir parçası...

Kız arkadaşınız var herhalde... İsim vermemizde bir sakınca var mı?

Alişan: Hayır yok, Sude ile...

Biz İngiltere’ye gelsek, gidebileceğimiz ikişer tane müzikal, tiyatro ve konser salonu ismi verebilir misiniz?

Alişan: Müzikal denince akla ilk klasik olarak The Phantom of the Opera geliyor. Andrew Lloyd Webber’in yazdığı ve 25 - 30 yıldır oynanan bu oyunu mutlaka izlemek lazım.Victor Hugo’nun Sefiller’i de büyük bir müzikal.Tiyatro eserlerine gelince, 1950’den beri oynanan Agatha Christie’nin ‘Fare Kapanı’ var halen oynuyor.Bir klasik ama benim en sevdiğim oyun ‘The Curious Incident of the Dog in the Night -Time’, (Türkçesi Meraklı Köpeğin Gece Maceraları gibi bir şey).Konserlere gelince en önemlisi Wembley Stadyumu.Daha küçük grupların çıktığı Ronnie Scott’s Jazz Club ise caz kulüplerin en eskisi.Hatta Jimi Hendrix ölmeden önce en son konserini orada vermiş.

Annenizin ve babanızın sizi ne kadar çok sevdiğini biliyoruz. Onlar için birer cümle söylesen, neler demek isterdiniz?

Alişan: Ne yaparsam yapayım, iyi ya da kötü hep desteklediler.Hayal gücümü hiçbir zaman kapatmadılar hatta her zaman hayal etmemi, kendimi sınırlamamı söylediler.Onlar sayesinde yaratıcı tarafım gittikçe yükseldi. Bana öyle güzel destek verdiler ki ne kadar teşekkür etsem azdır.

MFÖ ile aşk devam ediyor…

Özkan: Aşk devam ediyor; dirilmiş vaziyette, şahlandı gidiyor yani. Kaç yaşına geldik artık, dünyada da az örneği var. 60’lı yaşlara geldik bunu devam ettirmek kolay değil. Neyse ki sevdiğimiz bir işi yapıyoruz; inanarak yaptık ve karşılığını aldık.İnancın olmadığı yerde başarı olmaz. Senin de bildiğin gibi ilk albümümüzü yaptığımız zaman, bize plak şirketimiz bile “Avrupa’ya gidin; Batı tarzında müzik yapıyorsunuz sizi burada anlamazlar” demişti. Biz şunun farkındaydık.o zamanlar bizim tarzımızda müzik yapan başka bir grup yoktu; üç ses yapan Türkçeyi o şekilde kullanan… Tabii sözler de çok önemli. Bence Türkiye’nin en iyi söz yazarı Mazhar Alason’dur; bir ozandır kendisi. Fuat’ın da müzik bilgisini kimse tartışamaz.Biz 1980’li yıllarda meşhur olduk. O yıllardaki fanlarımızın çocukları şu an 20 -25 yaşlarında. Bir de O Ses Türkiye’ye çıktık, tamam biz evvelden tanınıyorduk ama şimdi hayran kitlemizde 10 yaşında çocuklar da var. Kısaca indigo çocuklarına doğru gidiyoruz.
YASAL UYARI: İçeriğin kopyalanması yasaktır. İçerik, sadece gecce’ye link verilerek kullanılabilir.Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.

Bunlarda ilginizi çekebilir: