Acelen varsa ne işin var Datça’da?

Birkaç hafta önce, önünde diz çöktüğüm huzurla yeniden bir araya geldim. Biraz daha büyümüştüm, daha fazla yaşamış ve bol bol hissetmiş olarak yine Datça’daydım. Datça’nın yollarından en son geçen sene geçmiştim ve yine geleceğimi söylemiştim. Geldim de..Rüzgarının hırçınca ama ılık ılık ruhuma dokunuşunu çok özlemişim. Datça’yı çok seviyorum; eğer bu yazının satır aralarını okumayı başaranlardansan, eminim sen de çok seveceksin..

ART OF FOOD

Sevgili büyükşehir insanı;

Datça’ya alışman kolay olmayacak, bunu sana baştan söylemeliyim. Senden kat kat büyük binalara sığdırmaya çalıştığın ruhun ve zarla zorla şehre ayak uydurmaya çalıştığın tempona bakılırsa, aslında Datça hiç sana göre bir yer değil. Sen korna seslerine alışmışsın, tüm kirliliğin içinde birkaç saat molaya keyif adını vermişsin.. Sadece kendi egona yarayan bir gösterişin şaşası içinde bulunmayı lüks edinmişsin kendine. Onun giydiği, bunun dediği, öbürünün demediği arasında kaptırmış gidiyorsun. Çok yoğunsun; hatta bu yazdıklarımı okumak senin için bir zaman kaybından ibaret. Sürekli bir tekrarını yaşadığın günlere yetişmen gerekiyor çünkü.. Haklısın, hayata yetişmen için acelen olduğunu düşünüyorsun! Ama eğer acele edeceksen, boşver gelme hiç Datça’ya.. Hatta bu yazıyı da hiç okuma..

Sana bir sır vereceğim..

Hayata yetişmen için acele etmene gerek yok; biraz sakin olmanı öneririm. Aceleyle yaşanmış yıllarında kim bilir ne anıları gerinde bırakmışsındır; kim bilir seni bekleyen kaç mucizeyi elinin tersiyle itip atmışsındır bir köşeye. Kim bilir kaç damla gözyaşı akmıştır yanaklarına boşu boşuna. Bir saat yalnızca 60 dakikadan oluşur; ne bir eksik, ne bir fazla.. Nefes aldığın her saniye anında geçmiş anılara karışıp gidiyor. Geriye ne kadar kaldı? İşte bunu kimse bilmiyor..O yüzden acele etme; hayat dediğin zaten biraz zamanını alacak bir kavram. Geriye dönüp baktığında cebinden çıkaracak taşların olsun. İleride torunlarına anlatacak heyecanlı anıların,ardından efsane olacak bir aşk hikayen kalmalı. Yani, acele etmeden ölümsüz olabilmelisin.. İşte Datça’da bunu başarabilirsin!

Şimdi hazırsan, yola çıkıyoruz..

Datça’da havaalanı yok; Dalaman Havaalanı’ndan sonra 2,5 saat süren bir araba yolculuğu sonunda ulaşabilirsin buraya. Dilersen Datça Transfer ile ulaşımını sağlayabilirsin; ama benim önerim tatilin boyunca bir araba kiralamandan yana. Datça’da arabasız gezmek seni biraz zorlayabilir. Ya da benim gibi İstanbul’dan arabayla yola çıkacaksın; yaklaşık 13 saat sürüyor. Datça’ya yaklaştıkça yollar biraz yoracak seni, ama yolun sonunda gördüğün manzaraya değer! Hem bu uzun araba yolculuğunda yukarıda anlattıklarımı düşünmeye de fırsat bulabilirsin. :)

Datça’da nerede kalınır?

Datça’da her şey dahil değil; lüks tatil köyleri ve 5 yıldızlı oteller yok. Daha küçük işletmelere rastlayacaksın burada, tahmin ettiğinden çok daha butik bir yer burası. Daha çok apartlar ve küçük pansiyonlar var. Şehir merkezine yakın olmak istiyorsan Kumluk Plajı’nda bulunan Veziroğlu Apart’ı tavsiye ederim. Son derece temiz, pırıl pırıl bir işletme. Kahvaltısı, akşam yemeği yok. Zaten Datça’ya gelip, otelden çıkmadan tatil planları yapma sakın!

Veziroğlu Apart

Merkezden biraz uzaklaşmak istersen, Palamutbükü’nde tam balayı için tasarlanmış Mavi Beyaz Hotel de aklında bulunsun.

Mavi Beyaz Hotel

Ayrıca Datça’nın meşhur bir “Olive Farm”ı var. Burası tamamen hayattan soyutlanacağınız bir yer. Aslında kendisi bir çiftlik. Olive Farm 1995 yılında Amerikalı sanayici mühendis Richard Rosenberg tarafından Datça’da 350 bin metrekare arazi üzerine kurulmuş. Kuruluş amacı ise ABD’ye dünyanın en kaliteli zeytinyağı ve yan ürünlerini gönderebilmekmiş. Sonrasında 2005 yılında Richard yaşlanması sebebiyle Olive Farm’ı Datça aşığı bir İstanbulluya satmış ve memleketine dönmüş.


O zaman beri Olive Farm arazileri daha da genişlemiş, ürün çeşitleri genişletilmiş ve insanların tabiatı bizzat yaşayabilmeleri için Misafirhane(Guest House) eklenmiş. Keyifli ve farklı bir tatil arayışındaysan Olive Farm’ı da otel olarak seçebilirsin. Yemyeşil bahçelerle çevrili bir doğa harikası burası..Guest House of Datça, merkezdeki apartlardan çok farklı bir konsepte sahip. Biraz daha lüks, türk hamamı ve havuzu var. Odaları şık ahşap mobilyalar ve taş duvarlarla dekore edilmiş. Bazı odalarında şömine keyfi bile yapabilirsin. Guest House’un restoranı Olea Kitchen’ın bahçesinde organik yumurtalar, taze süt, ev yapımı reçeller, kendi mutfağında özel olarak yapılan köy ekmekleri ve organik sebzeler içeren sağlık dolu bir kahvaltı yapabilirsin. Portakal kokulu bir tatilse hayalin, Guest House ile bunu gerçekleştirebilirsin.


Dünya’nın en güzel koylarını selamla!

Datça’da günlerce aynı iskeleden, aynı sahilden denize girme sakın! Tanrı çok sevdiği kullarını Datça’ya gönderir diye boşuna dememiş Strabon. Muhteşem bir doğa harikası ile baş başasın burada; ılık rüzgarı ruhunu okşarken, denizin hafifçe ürperten berrak suyuna bırakacaksın kendini. Yeşili bir başka yeşil, mavisi bir başka.. İlk görmen gereken koy kesinlikle Palamutbükü; Datça’nın en uzun sahillerinden biri. Şehir merkezine yaklaşık 25 km uzaklıkta. Sahil boyunca birçok farklı restoran, plaj ve butik otel var. Datça merkezden ufak bir yolculukla Palamutbükü’ne ulaştığın ilk anda bir yol ayrımına gireceksin. Sağlı sollu seni çok güzel işletmeler bekliyor olacak. Ben sola doğru döndüm ve biraz ileride hem otel hem restoran hem de plaj olarak hizmet veren Aylin Butik Oteli’ni seçtim. Denize sıfır konumda bulunan Aylin’in ahşap evlerinde kalabilirsin; doğayla başbaşa, yormadan, yorulmadan yaparsın tatilini..


Farklı bir deneyim arayanlara: Gabaklar

Kızılbük’e de mutlaka uğramanı tavsiye ederim. Datça’nın tüm diğer tatil şehirlerinden çok farklı ve soyutlanmış olduğunu yazının başından beri söyleyip duruyorum. İşte Kızılbük, soyutlanmış şehrin soyutlanmış bir koyu. Kızılbük’te sadece tek bir işletme var. 250 metre uzunluğunda bir plaja sahip ve 30 dönüm arazi üzerine kurulmuş Gabaklar, sana bambaşka bir tatil deneyimi yaşatacak. Toplam 9 suit odası, 8 pansiyon odası, 12 bungalow evi ve 4 adet bahçeli odası var. Hepsi bu kadar.. Akdeniz e Ege lezzetleriyle renklenen bir restorana ve koydaki tek plaja sahip. Burada istersen tüm gün denizin keyfini çıkar, istersen doğa yürüyüşleri yaparak çevreyi keşfet.. Uzun değil iki – üç gün burada tatil yapıp şehre döndüğünde, zihninin nasıl boşaldığını, ruhunun nasıl arındığını fark edeceksin.

Datça’nın koyları tabii ki sadece bunlarla sınırlı değil.. Ovabükü, Hayıtbükü, Kargı Koyu, Domuzçukuru ve Aktur benim diğer favorilerim arasında..

Ne yenir – ne içilir?

Datça’yı Datça yapanlar..

Hayattan alman gereken huzurun ne olduğunu anlayacaksın burada. Gündüzü ayrı, geccesi apayrı yaşanır Datça’nın. Yaşadığını hissedersin bir kere! İnsanları sevmeyi öğrenirsin, onlara güvenmeyi, hayata şans vermen gerektiğini hatırlatır Datça sana. “Vazgeçemem!” dediğin her şeyden nasıl bir anda vazgeçeceğini ve “Olmaz!” dediklerini nasıl olduracağını gösterir sana. İnsanlara düşmanken, bir anda hayatına girdikleri için şükrederken bulursun burada kendini. Usul usul yıkar tüm ön yargılarını ve sevmeyi öğretir sana. İhtiyacın olan ne varsa; hayatında neyin eksikliğini yaşadıysan.. Bir gün gerçekleşeceğine inanmadığın, mucize diye adlandırdığın o hayali yaşatır sana. Duaları, minnetleri, merhameti asla eksik etmez senden.. Kıymetini bil o yüzden Datça’nın!

Düşünsene; kadehini kaldırırken ayağına Ege değiyor..


En keyifli Datça anını Dutdibi’nde yaşayacaksın. Gündüz vakitlerinde denize girdiğin plaj, hava kararmaya başlayınca etkileyici bir lezzet kaçamağına dönüşüyor. İpeksi kumlar, masal dünyanda yerini almak için hazırlanıyor, ışıklar parlamaya başlıyor, mavi beyaz masalar diziliyor teker teker sahile..Geccenin karanlığında birden bire parlamaya başlıyor sahil Dutdibi Fishmekan ile.. Güneşi batırmakla başlıyor Dutdibi’nin büyüsü ve karanlık boyunca sürüp gidiyor. Ege minik bir kafa hareketiyle görebileceğin kadar yakın ruhuna; deniz köpüklerinin hiç bu kadar sahici vurmadığını anlıyorsun sahile.. Usul usul dinliyorsun dalgaların seslerini, mis gibi Ege’yi çekiyorsun içine.. İki denizin nasıl birbirine karıştığının şahidi oluyorsun bir anda. Dutdibi huzuru diye bir şey var mesela bu dünyada benim için; dünyanın en iyi restoranının bile sofrana koyamayacağı bir şey bu huzur.. Deniz değerken ayaklarına, en değerline kaldırıyorsun kadehini. Hele bir de kadehi en değerliyle kaldırıyorsan; hayatının en özel dönüm noktası haline geliyor Dutdibi! Balık her yerde pişer; önemli olan keyfi yaşamak ve huzuru keşfetmektir..


Tatman gereken bir huzur, denemen gereken bir tecrübe ve tadını çıkarman gereken lezzetler seni bekliyor Dutdibi’nde. Salatasının yeşili en canlısından, domatesin kırmızısı en alından buluşuyor salatanda. Meze dolabında her akşam taptaze çeşitler seni bekliyor. Masana geçmeden önce keyifle meze dolabından seçmeni tavsiye ederim mezelerini. Köpoğlu, deniz börülcesi ve levrek marin eksik olmasın sofrandan. Kalamarın, ahtapotun, karidesin, paçangan gelsin sohbet koyulaşmaya başlayınca masana. Datça’nın havasından suyundan mı bilinmez ama lezzet algıların açılıyor burada. O yüzden kendini Dutdibi’nin keyif dolu ekibine bırakabilirsin; bırak donatsınlar sofrayı istedikleri gibi..Her lokmanın tadını damağından uzun süre atamayacaksın. Mekanın ambiyansı kadar lezzetleriyle de ne kadar iddialı olduğu ilk lokma değince damağına anlayacaksın. Dutdibi’nin başında Gürhan Sırrı Göksel var; her akşam eşiyle birlikte işlerinin başındalar. Çok büyük bir emek harcamışlar ve gözlerinden anladığım kadarıyla her an harcamaya devam ettikleri emekten dolayı oldukça gururlular. Çünkü seviyorlar; bu şehri, bu işi, insanları, balıkları ve insanları gülümsetmeyi..Evlenmişler ve Datça’da yaşamaya başlamışlar. Sonra da tüm sevgilerini mekanlarına katmışlar. Onların ki çalışmaktan, bir mekanı işletmekten çok daha fazlası; onlar bu mekana aşkla sarılıyor. Her detayında bambaşka duygular keşfedeceğin Dutdibi’ne düşerse yolun, benim yerime teşekkür et onlara; hayatımın en büyüleyici deneyimi için ne kadar minnettar olduğumdan bahset..


Kahvaltı sofrana bir tutam huzur: Cafe Inn

Aslında kahvaltı dediğime bakma, Cafe Inn günün her saati sana bu tutamı veren bir mekan. Kumluk Plajı’nda minicik bir restoran.. Öyle sayfalarca menüsü, kocaman bir mutfağı yok. Ama o kocaman mekanlara bin basacak bir lezzeti gizliyor içinde. Küçük ama mucizevi bir yer Cafe Inn. Çok iddialı bir söylem olacak ama, menüden hangi lezzeti seçersen seç, tadını beğenmeme ihtimalin yok! Eğer sezondaysan akşamları yer bulmakta biraz zorlanabilirsin, sabahtan rezervasyonunu mutlaka yaptırmanı öneririm. Kahvaltılarına gelince.. Datça’da 5 yıldızlı, her şey dahilli oteller olmadığından daha önce bahsetmiştim. Bu yüzden sabah kahvaltıya nereye gitsek diye düşünmeden edilmiyor. İşte tam bu noktada sana Cafe Inn’i kesinlikle öneririm. Kahvaltının tüm olmazsa olmazlarının toplandığı bir masa kuruluyor önüne; Datça’nın ruhuna uygun olarak son derece sade ve mekanın huzuruyla doğru orantılı bir şekilde samimi bir sofra bu. Zeytinin, peynirin, çeşit çeşit reçelin, balın, keyfine göre yumurtan, çıtır çıtır ekmeklerin, böreklerin, taptaze yeşilliklerin, kıpkırmızı domateslerin.. Gazeteni, dergini al yanına sabahın keyfini uzun uzun sür burada. Üstüne de şöyle orta şekerlini iç bir güzel.. Kaldır kafanı denizin mis gibi kokusunu çek ruhuna..Yenilendiğini , yeniden doğduğunu hissedeceksin. Cafe Inn’e düşerse yolun zaten tanışacaksın ama ben sana Kader’i önceden tanıtmak isterim. Kader, neşesi asla eksilmeyen, yaşam enerjisini doruklarda yaşayan, çok ama çok tatlı biri. Cafe Inn’in eli, kolu, ayağı her şeyi olmuş durumda. Mekanın huzuru ona, onun enerjisi mekana yansımış durumda. Kader’e benden çok selam söyle!

Tekne turu şart!

Dünyanın en muhteşem koylarına gelip, tekne gezisi yapmadan olmaz! Datça’da mutlaka bir günü tekne gezintisine ayırmanı öneririm. Genel olarak tüm tekne turları aynı rotayı takip ediyor, belli başlı koyları gezdiriyorlar. Akvaryum gibi denizin keyfine tekneden çıkarmanın tadı da tatilin sonuna kadar damağında kalıyor. O yüzden tekne turuna dönüş vaktine yakın bir zamanda çıkmanı öneririm; ki damakta kalan Datça, sana şehre döndüğünde de yetsin. İşte tam bu noktada, sana bir tekne turu önerim de olacak: Dadya Yatçılık. Datça sahillerinde iki adet Dadya teknesi var; Ayhan Kaptan’ın teknesi Dadya ve oğlu Melih Kaptan’ın teknesi Dadya 2. Ayhan Kaptan tam bir keyif adamı; Türk Hava Kuvvetlerine 22 sene hizmet verdikten sonra emekli olmuş ve Datça’ya yerleşmeye karar vermiş. Datça’nın denizinden, koylarından ve doğasından en güzel şekilde yararlanmak için bu işi seçmiş kendine. Yani o tutkusunu takip etmiş, aslında bu onun için bir iş değil. Oğlu Melih Kaptan’da babasının yolundan emin adımlarla gitmeye devam ediyor. Tekne turuna sabah 10:00 sularından çıkıyorsunuz, akşama kadar o koy senin bu koy benim gezdiriyorlar. Tur esnasında ne yemek istiyorsan kasabından onu alıyorsun. Karnın acıktığında ise kaptanlarımız mis kokulu mangalı yakıyor. Keyfine diyecek tek bir kelime bulamıyorsun kısacası..

Keyfini yaşamadan dönmemen gereken bir yer daha var: Eski Datça..


Datça’nın ütopyası gibi gelir bana Eski Datça. Yalın, saf, el değmemiş, huzur dolu.. Bildiğin tüm duyguları unutup, yaşadıklarını sıfır noktasına getirip, hayata yeniden doğmak için kurulmuş sanki. Can Yücel’i misafir etmiş, satırlarına eşlik etmiş bir yer burası. “Mekanım Datça olsun.” diyecek kadar, Datça’yı dolu dolu hisseden Can Yücel, son yıllarını Eski Datça’da geçirmiş. Belki Can Baba'nın gözünden görmek biraz zor olur burayı; o kadar yoğun kaçımız yaşayabilir ki duyguları? Ama burası sana bu konuda yardımcı olacak. Duygular yoğunlaşacak, yüzleşmeler daha kısa sürecek, pişmanlıklar sahiplenilecek, boşa geçen her saniye için süngerler çekilecek ve umutla bakmayı, şans vermeyi öğreneceksin hayata. O zaman sen de Can Baba gibi fark edeceksin bu semtin gizemli dokunuşunu. Hayata baktığın pencerenin yanlış olduğunu keşfetmen ve yeni pençelere denemen gerektiğini anlayacaksın..

Dar sokaklarından, taş örülü yollarından geç Eski Datça’nın. Evleri incele, içinde yaşayan, daha önce yaşamış insanları düşün. Sokakta yürüyen insanların yüzlerindeki gülümsemeye, bakışlarındaki huzura iyice bak. Eski Datça bambaşka bir yer.. Kalabalık çok gerinde kalacak, gürültünün sesi aniden kısılacak; arka fonunda en sevdiğin şarkı çalmaya başlayacak burada..

Eski Datça’ya her geldiğimde ilk olarak Atelye’nin yolunu tutarım. Atelye harika takıların satıldığı, bilekliğin kolyenin tamamen bir sanata dönüştüğünü bir mucizeler dükkanı. Bir şeyler satın almasan bile bu dükkanı gezmek, el emeği inciğe boncuğa dokunmak bile o kadar keyifli ki.. Ama tabii ki ben tüm sene yetecek kadar bilekliği ve kolyeyi almayı tercih edenlerdenim! Hem mağazanın sahibi hem de tasarımcısı olan Buket Köksalar muhteşem işler çıkarmış, mutlaka kapısından içeri bir kere girmeniz gerekiyor..



Eski Datça’da kalmak istersen..


Eski Datça’da konaklamayı tercih edersen, daha önce yaşamadığın bir serüven seni bekliyor olacak. Eski Datça Evleri minicik bir butik otel. Alışıla gelmiş otel algını tamamen yık! Eski Datça’da birkaç bağımsız binada hizmet veren bir aile işletmesi Eski Datça Evleri. İncir, Badem ve Zeytin adını verdikleri üç ayrı taş binaları var. Dilediğini seçip, keyfini asla unutamayacağın bir tatile başlıyorsun burada. Huzurla, sakinlikle ve sonsuz bir keyifle buluşmak için dünya üzerindeki en ideal yer burası olabilir! Bir de restoranı var tabii ki, restoranın ismi Ede. Muhteşem mezeleri var! Eski Datça merkezine girdiğinde sağında göreceksin Ede’yi. Mis gibi yeşillikler ve hayattan zevk alabileceğin tüm renkler bu bahçede. Buranın keyfinin bir tekrarını, bir başka yerde yaşayamazsın.. Aklında bulunsun.



Son soru: Datça’ya kiminle gidilir?

Ruhuna dokunmasına izin vermeyeceğin insanlarla gitme Datça’ya! Konuşurken gözlerinin içine bakabilenlerle git. Çok konuşan değil çok dinleyen insandır mubah olanı; anlattığında dinleyeceğine inandıklarınla git. Hiç ummadığın bir anda güvenini, hayallerini, neşeni yıkıp geçer ya bazen hayat; tekrar güvenebilmeyi öğreneceğin, sevmeyi başarabileceğin insanlarla git. Sonu bir türlü gelmeyen şen kahkahaların altında büyük acılar yatar derler ya, doğru; her şeye rağmen o kahkahayı atabilenlerle git. Ne umarken ne bulanlar var bir de; umduğunu bulamasa da bulduğunu sevenlerle git. Mütevazi olanla da yetinmeyi bilerek, boyundan büyük hayallere kalkışmalı insan; hayalleri boyunu çoktan aşan insanlarla git. Seni senden daha iyi tanıdığını iddia edenler vardır, bir de konuşmaya başlayınca “Beni ne kadar iyi tanımış.” diyerek hayranlıkla baktıkların; seni iddialarla değil, yaşayarak tanıyan insanlarla git..

Can Baba’nın dediği gibi, ben de elimle koymuş gibi buldum seni Datça. Ne acelem var, ne yetişmem gereken bir yer.. Ben hayatı yakalamaya çalışmıyorum; o benim attığım adımlara göre beni takip ediyor sadece. Hepsi bu!

Zaten acelem olsaydı, ne işim olurdu Datça’da?

**

Bu yazım, satırlarımın arasında yazdıklarımı anlayabilen, ruhu Datçalı anneme minik bir hediyem olsun.

Bunlarda ilginizi çekebilir: