MBA tezini Londra’da hayata geçiren başarılı bir Türk girişimci: Ali Eren Balıkel

Bu aralar Londra’nın en çok konuşulan mekanı Jazzgir London! Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiğim Londra seyahatimde, bu mekanın altına imzasını atan Türk girişimcisi Ali Eren Balıkel ile bir araya geldim. Ne mutlu bize ki; dünyanın dört bir yanında ülkemizi en güzel şekilde temsil eden muhteşem girişimci gençlerimiz var! Ali Eren Balıkel de bunlardan biri; okumak için geldiği Londra’da şuan 2 farklı markası ile başarı rüzgarları estiriyor. Aynı zamanda başarılı da bir akademisyen; kitaplar yazıyor, eğitimler veriyor! 10 parmağında 10 marifet… İşte Balıkel ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportajımız…

GÜL'CE GÜNDEM


Şuan karşımda; daha çocuk sayılabilecek yaşlardan beri boyundan büyük hayalleri olan, zaman geçtikçe bu hayalleri hedefleri haline getiren, büyük başarıların altına imzasını atan,ülkesini yurt dışında gururla temsil eden ve yapılmayanı yapan bir Türk oturuyor! Biraz bize kendinden bahseder misin?

Adana’da memur bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. 3 yaşında, babamın işi sebebiyle Mersin’e taşındım. Liseyi bitirdikten sonra 22 yıllık Mersin hayatımda ticarete atıldım. İngilizcenin ortak dil olarak kullanıldığı dünyada, artık global düşünmenin zamanı geldiğini düşündüm ve 9 Şubat 2015 tarihinde gerek dil öğrenimi gerekse ticari bağlantılar kurmak üzere Londra’ya geldim. Daha sonra, şartların gelişmesiyle, amacımı genişletip dil öğrenimimi lisans, yüksek lisans ve doktorayla nihayetlendirdim.


Duyduğuma göre; yurt dışında Türk bayrağını dalgalandıran bir firma kurma fikrini, çok küçük yaşta kafana koymuşsun. Bu fikri hayata geçirme aşamalarından biraz bahseder misin?

Öğrencilik dönemimde Oxford Caddesi’nde bulunan bir İtalyan restoranında barmen olarak çalışmaya başladım. Bu benim hayatımda bir ilkti; ilk kez restoran ve yeme – içme sektöründeydim. Barın arkasında çalışırken bir taraftan da müşterilerin ruh halini gözlemliyordum. Müşterilerin çoğu, kendini sanki İtalya’ya gelmiş ve sanki gerçekten İtalyan yemekleri yiyormuş gibi hissediyordu. İnsanların bu tür ruh hal ve davranışları, Londra’daki kültür çeşitliliğinden ve tarihe olan meraklarından kaynaklanan araştırmalardan geliyor. Bir müddet sonra anladım ki; etnik restoranları gerek sundukları yemeklerle gerekse de atmosfer ve ambiyanslarıyla Londra piyasasında itibar görüyor. İşte tam da bu duygu ve düşüncelerle harekete geçtim ve sanırım başardım. :)

“Londra, tüm dünyada yeme – içme sektöründe ciddi bir pazara sahip.”

Şuan Londra’da çok güzel işler çıkarıyorsun; eğitimini de burada aldın. Peki neden Londra’yı tercih ettin? Dünyanın bir başka noktasını da seçebilirdin; Londra bilinçli bir tercih miydi?

Londra, tüm dünyada yeme – içme sektöründe ciddi bir pazara sahip. Her ne kadar rekabet yoğun olsa da, sonuçta pazarda ciddi bir açık var. Kültürleri itibariyle, Britanyalıların çoğunun yemek yapma yeteneği ve isteği zayıf. Bu nedenlerle, Londra’da bu sektörde önümün oldukça açık olduğunu düşündüm ve projelerimi hayata geçirdi.

Master tezini hayata geçirdin ve ilk restoranın olan Kilikya’yı açtın. Bildiğim kadarıyla Britanya Adası’nda restoran üzerine de tek tez yazan Türk sensin, değil mi?

Doğrudur! Britanya Adası’nda, kurmuş olduğu restoranı önce teoride işleyip sonrasında pratiğe döken tek Türk’üm. Bununla da kalmayıp, kurumsallığı içselleştirmiş ve şirket politikası haline getiren de tek Türk’üm. İkinci markamız olan JazzgirLondon, tamamen bu kurumsal kimliğin göstergesidir.


Master yapmaya başlamadan önce kafanda böyle bir fikir var mıydı? Tezin teoriden pratiğe geçiş aşamasından biraz bahseder misin?

Öğrencilik dönemimde barmen olarak çalıştığımdan bahsetmiştim. Ondan yıllar sonra, kendi restoranımı kurarken de bu tecrübemden faydalandım. Aslında çok düz bir mantıkla yaklaştım… Biz Akdenizliler, su kenarı görünce aklımıza ilk olarak yeme, içme, eğlence ve hoş vakit geçirme alanları geliyor. Bu alanları bu şekilde değerlendirmek istiyoruz. Beyin kodlamamız bu yönde olmuş. Ben de bu boşluğu gördüm ve böylesi güzel bir marinanın bu kadar atıl kalmasını pek kabullenemedim. O yüzden, düşünsel anlamda ciddi bir proje yaptım ve sonrasında pratiğe döktüm.

“En önemli sermayen enerjim!”

Hem iş hem akademik hayatını eş zamanlı olarak devam ettirdin. Birçok insan bunlardan bir tanesini bile başaramazken, sen ikisinde de başarılı oldun ve kendi markanı kurdun; hem de ülke sınırları dışında! Çok büyük bir emek ve azim örneği… Seni zorladığı zamanları olmadı mı?

Ben enerjisi oldukça yüksek bir insanımdır. En önemli sermayem enerjim ve sağlığım. Bunun peşi sıra gelen motivasyonum, moral değerlerim ve insan ilişkilerim. Kendimi tanıdığım ve bildiğim için, bu özelliklerimi yönetmek suretiyle hiçbir zorluk çekmiyorum.


MBA’ini markalaşma, kurumsallaşma ve girişimcilik üzerine yaptın, yani bu aralar en çok rağbet gören konular. Sence bir markayı marka yapan temeller nelerdir?

Teknik olarak, yiyecek – içecek sektöründe markayı marka yapan en temel unsurlar lokasyon ve sunduğunuz ürün. Sonrasında bunu fiyatlandırma ve promosyonlarla destekliyorsunuz. Fakat tüm bunlar temeli oluşturuyor. Aslına bakarsanız, markayı marka yapan en önemli konu sunmuş olduğunuz hizmet kalitesinin sürekliliği. Asıl gizli hazine burada yatıyor. Hizmet kalitesi cidden çok önemli. Sektörelbazda, yiyecek – içecek sektörü direkt olarak insan odaklı bir sektör olduğu için, müşterinin en yüksek tatmine ulaşmasını sağlamak gerekiyor. Bu da işletmecilerin, hizmet kalitesinin sürekliliğini her zaman ve her koşulda en hassas konu olarak değerlendirmesi anlamına geliyor.


Genç bir girişimcisin, eminim önünde daha çok güzel başarılar seni bekliyor! Tüm girişimlerine başlamadan önce, kendine nasıl bir rota çizdin; vizyonundan bahseder misin?

Bugün, insanlığın en büyük sorunu kendiyle barışık olmaması ve kendinden kaçması.Çoğu insan bir şeylerden kaçıyor; oradan oraya savrulup duruyor. Bunun nedenini sorgulayarak başladım işe. Sonrasında, sistemin zihnimiz üzerinden bize oyun oynadığını ve aklımızı devre dışı bıraktığını fark ettim. Tüm bunların da etkisiyle, insanların psikolojileri üzerindeki baskında dolayı manipülasyona maruz kaldıklarını gördüm. Ben de böyle bir durumu reddettim ve kendime dışarıdan bakmayı, içime dönüp kendimle barışmam gerektiğini düşündüm ve kendimle konuşmaya başladım. Kendime sorular sordum. Böylelikle güçlü ve zayıf yanlarımı; nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığımı keşfettim. Tüm bu fark edişten sonra, kendime küçük küçük hedefler koymaya başladım. Nihayetinde de bu aşamalara kadar geldi her şey.


Genel olarak baktığımızda; background olarak yeme – içme ve eğlence sektöründen gelmiyorsun. Buna rağmen Londra’da Türk bayrağını, şuan dünyada en büyük pazar payına sahip yeme – içme sektöründe dalgalandırmaya karar verdin. Tercihin neden bu sektör oldu?

Dediğim gibi, Londra tüm dünyada ismini yeme – içme sektöründe ispatlamış bir şehir. Rekabet çok olsa da, pazarda açık hala mevcut. Londra’da bu sektörün önü oldukça açık. Bu sebeple tercihimi bu sektörden yana kullandım.

“Kilikya’da insanların kendilerini Türkiye’de gibi hissetmelerini istedim!”


Yakın zamanda yeni bir mekanın daha açıldı ama ona geçmeden önce Kilikya’yı daha yakından tanıyalım. Nasıl bir konseptin ürünü Kilikya?

Kilikya, tamamen Türk ve Akdeniz Mutfağı üzerine kurulmuş bir marka. Konum itibariyle su kenarında olduğu için, insanların kendini Türkiye’de hissetmesini istedim. Böylelikle ülkemize duyulan sempatinin çoğalmasına yardımcı oluyoruz.

“Jazzgir Londan’da sadece yiyecek – içecek hizmeti vermekle kalmıyor, aynı zamanda ülkemizi de temsil ediyoruz.”

Kilikya’nın şuan 3 farklı şubesi bulunuyor. Peki mekanı ilk açtığın zaman böyle bir büyümeyi tahmin etmiş miydin?

Evet, şuan ki gelinen noktayı tahmin etmiştim. Çünkü boşluğu görür görmez, böylesi bir projenin değerli olacağını ve toplumda bir karşılığa ulaşacağını biliyordum. Bu nedenle, kuracağım markanın kesinlikle şubeleşip bir yerlere gelebileceğini ve ülkemiz açısından ciddi bir temsiliyet oluşturup algıyı pozitif yönde etkileyeceğini biliyordum. Restoranımızı ziyaret eden müşterilerimizden çoğu, verdiğimiz hizmetin kalitesinden dolayı tatillerinde Türkiye’yi tercih etti ve hala da tercih etmeye devam ediyorlar.

Yurt dışından yaşayan bir Türk olarak, özellikle bizim gibi insanların çok daha fazla sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Yaptığımız her bir davranışın ve hareketin kimliğimize ve ülkemize olumlu ya da olumsuz yansıması söz konusu. Bu nedenle Kilikya ve Jazzgir markalarının çalışanları sadece yiyecek – içecek hizmeti vermekle kalmıyor aynı zamanda ülkemizin birer gönüllü elçileri olarak çalışıyorlar.


Kilikya şubelerinin devamı gelecek mi?

Şuan için böyle bir büyüme düşünmüyorum. Ama önümüzdeki yıllarda neler olur bilemiyorum.

Peki sence yeme – içme ve eğlence sektöründe markalaşma sürecinde şubeleşme faydalı bir unsur mu, yoksa markaya zarar mı veriyor?

Ticari açıdan konuşacak olursak; şubeleşmek ve büyümek aslında faydalı bir unsur. Pazardaki hacminiz, söz hakkınız, alım gücünüz ve itibarınız büyüyor… Fakat kalite ve duygusal açıdan bakacak olursak, elbette ki tek şube olarak devam etmek daha mantıklı.

Gelelim en yeni mekanın Jazzgır’a! Kısa bir süre önce yeni markanla karşımıza çıktın. Kilikya’nın konseptinden oldukça farklı. Türk Mutfağı’ndan Füzyon Mutfağı’na iddialı bir geçiş oldu seninki… Çok yeni olmasına rağmen, çok büyük beğeni topladın. Jazzgır’ın konseptinden biraz bahseder misin?

Jazzgir London konseptimiz, tamamen fine dining, kokteyl ve canlı caz müzikleri üzerine inşa edildi. Müşteri kitlesi genel olarak üst düzey kurumsal şirketler. Özellikle JP Morgan, Citi Bank, Barclays, European Banking Authorities, Bank of America gibi kurumların dünyadaki bütün operasyonlarını yönettiği merkez binalarına yakın olma özelliğinden dolayı, yıllık organizasyon anlaşmaları yaparak Jazzgir London’ın kurumsal kimliğini daha da güçlendiriyoruz.

Britanya genelinde yaşayan 500 bin nüfuslu Türk toplumu içerisinde böyle bir konsept yaratan ve hayata geçiren ilk ve tek Türk!

Jazzgır’ı Londra’nın en önemli finans bölgelerinden birinde açtın. Sanırım bu bölgede restoran açan ilk Türk sensin değil mi?

Evet; Jazzgir Londan birçok özelliğiyle ilkleri temsil ediyor aslında. Bölgede tek olup, Britanya genelinde de 50 civarından muadili bulunuyor. Her gün farklı bir caz grubunun çaldığı bu konsept tamamen Michelin yıldızlı şef ve servis elemanlarıyla işletiliyor. Britanya genelinde yaşayan 500 bin nüfuslu Türk toplumu içerisinde böyle bir konsept yaratan ve hayata geçiren ilk ve tek Türk olma özelliğiyle de ayrı bir öneme sahip.


Daha önce bu bölgeye neden bir Türk eli değmemiş, neden daha önce başaramamışlar sence?

Bölge daha çok finans, bankacılık, kredi derecelendirme kuruluşları gibi kurumsal şirketlerin var olduğu bir bölge. Bölgede ikamet eden Türk nüfusu ise oldukça az. Bölge genel olarak biraz pahalı ve kurumsal kültürü fazlasıyla içselleştirmiş bir bölge olduğu için maliyetler de ona göre oluyor…Bu sebeplerin etkisi olduğunu düşünüyorum.

Finans bölgesinde olmasının verdiği avantajla, misafirlerinde çoğunlukla beyaz yakalılardan olmalı… Hedef kitlen kimler, bu kitleye en doğru şekilde ulaşmak için ne gibi yollar izleyeceksin?

Benim 2 ana stratejim var. Şubelerimden Kilikya St.Katharine Docks, Kilikya Mile End ve Jazzgir London tamamen bu stratejiler üzerine kuruldu.

Birinci stratejim, su kenarları. Bir Akdenizli olarak; eğer Akdeniz ve Türk Mutfağı üzerine bir mekan yapılacaksa, bunun su kenarında olması gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle müşteri açısından çok daha güven verici oluyor. Aynı zamanda huzur ve keyif de veriyor. Kaliteli vakit geçirmek ve tatlı hatıralar biriktirmek için su kenarlarının en ideal yerler olduğunu düşünüyorum.

İkinci stretajim ise, Londra’nın coğrafi ve kültürel dinamiklerini baz alarak yaratmış olduğum markayı sadece “E(east)posta kodu” yani Doğu Londra’da büyütmek istemem. Bu bölgeyi seçmemdeki sebep ise hem yoğun olarak yabancıların yaşadığı hem de İngiltere tarihinin büyüyüp geliştiği bütün tarihi mekanların bulunduğu bir bölge oluşu. Dolayısıyla çok daha fazla turist atraksiyonunun yaşandığı bir bölge. Aynı zamanda City ve CanaryWharf merkezleri de yine bu bölge sınırları içerisinde. Dolayısıyla ulaşmak istediğim beyaz yakalılar, turistler ve yerleşik düzende çoğu müşteri kitlesi bu bölgede ikamet ediyor.

Peki ya Londra’da yaşayan Türkler… Onların Jazzgır hakkında geri bildirimleri ne yönde oldu?

Jazzgir da dahil olmak üzere, bütün işletmelerimiz Doğu Londra’da konumlandığı için, Londra’da yaşayan Türk toplumuna bölge olarak biraz uzak kalıyoruz. Londra’da yaşayan Türk nüfusumuz çoğunlukla Kuzey Londra’da ikamet ediyor. Fakat ciddi bir şekilde, Türk toplumu içerisinde de hızlı bir şekilde karşılık bulduk. Özellikle Cuma ve Cumartesi akşamları… Kendisini özel hisseden, sevdikleriyle kaliteli vakit geçirmek isteyen, alışılmışın dışında caz müziğe ilgi duyan ve kendisini geliştirmek isteyen Türkler de bizi tercih ediyor. Bugüne kadar bu konseptte, bu tarzda bir mekan hiç olmamış. Doğal olarak insanlarımız da bunu değerlendirmek ve yaşamak istiyor.

Jazzgır’da Türk çalışan var mı?

Jazzgir London bünyesinde Türk çalıştırmamak bizim tercihimiz değil. Biz, Michelin yıldızlı restoranların acentalarıyla çalışıyoruz ve onların bünyesinde Türk olmadığı için biz de doğal olarak bir Türk ile çalışamıyoruz. Jazzgir’ın personeli tamamen karma milletlerden oluşuyor; geneli Avrupa milletlerinden…

Jazzgır daha yolun çok başında, ama eminim senin kafanda ilerisi için planlar çoktan hazırdır. İlerleyen dönemlerde Jazzgır için bizi neler bekliyor, mesela başka bir şube ile sürpriz yapacak mısın bize?

Her şey olabilir :)


Eğitimin ve kariyerin hep Londra’da ama Türkiye’ye de sık sık geliyorsun. İstanbul’da favori mekanların hangileri?

Bir Paper Moon, bir Babylon; bunlar güzel mekanlar. Ama yemek konusunda ben biraz geleneksel mutfakları tercih ediyorum.

Son olarak; girişim serüvenine başlamak isteyen gençler için birkaç olmazsa olmaz önerileri alalım…

Son olarak şu söyleyebilirim ki; herkesin hayatta bir amacı olmalı. Bu amaca ulaşabilmek için de insanlar kendi içine dönmeli ve beslediği duyguları keşfetmeli. Kendi kendileriyle samimi bir şekilde konuşabilmeliler. Kendileriyle barışık bireyler sağlıklı ve başarılı bir toplum kurabilirler. Böylelikle ne istediklerini gayet iyi bilebilir; daha gerçekçi hedefler koyabilirler.

Unutmamalıyız ki; ne düşünüyorsak ona dönüşüyoruz ve düşüncelerimiz kaderimiz oluyor. O yüzden hayatı formüle etmekte fayda var. Başarının sırrı bunlarda gizli.

Güzel sorularınız ve varlığınız için teşekkür ederim :)

Bunlarda ilginizi çekebilir: